31 Aralık 2014 Çarşamba

2014 Yılının En İyileri!


2014'ün son gününden merhaba!

Öncelikle herkesin yeni yılını kutluyorum. Umarım bu yeni yılda tüm dilekleriniz gerçekleşir, muhteşem bir yıl geçirirsiniz ^_^ 2014'ün son gününü klasikleşen En İyiler yazısına ayırdım. Bu yıl okuduğum/izlediğim en iyi 5 kitap, dizi ve filmi sıraladım. 


Okuduğum En İyi 5 Kitap

Bu yıl toplam 36 kitap okumuşum. İlk hedefim 50'ydi fakat daha sonra düşürmek zorunda kaldım. Bu sayede okuma hedefimi çok yüksek tutmamayı da öğrendim :D Okuduğum kitapların çoğuna 5 yıldız verdiğim için içlerinden 5 taneyi seçerken çok zorlandım. 

1. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört - George Orwell


Bu yıl okuduğum en iyi kitapların başında 1984 geliyor. Kurgusuyla, anlatımıyla, betimlemeleriyle, kısacası her şeyiyle okuyucuyu bu karanlık geleceğe kolaylıkla çeken, hapseden bir kitap. Uygun koşullar sağlandığı takdirde bu distopyanın gerçekleşmemesi için hiçbir neden yok; bu da kitabı böylesine mükemmel yapan bir başka neden. Herkesin, ölmeden önce en az bir kere okuması gerekir.

2. Uzun Dünya - Terry Pratchett & Stephen Baxter


Uzun Dünya, kurguda paralel dünya kavramını mükemmel bir biçimde işleyen, sürükleyici bir kitap. Sadece içeriğini değil, tasarımını da çok beğenmiştim. Şu kapağı görüp yazar adlarına da baktıktan sonra böyle bir kitabı insan nasıl almamazlık, okumamazlık yapabilir ki?



Shada, okuduğum ilk DW kitabıydı. 4. Doktor'un maceralarını okumuş olsam da Doktor bu sonuçta, inanılmaz keyif aldım. Diziyle birçok yönden paralellik göstermesinin yanında Zaman Lordu teknolojisi ürünlerini ve bunların nasıl çalıştığını da ayrıntılı bir biçimde anlatıyor. Dizide görülmeyen bu kısımları okumak biraz kafa karıştırıcıydı ama Doktor'un olduğu her şeyi severim derseniz sayfaları hızla çevirmeniz muhtemel ;)

4. Saksı Olmanın Faydaları - Stephen Chbosky


Basımı dışında tek bir kusur bulamadığım bir kitaptı, Saksı Olmanın Faydaları. Beni, kurgusundan ziyade karakterleriyle etkilemişti; özellikle de Charlie. Kitabı bir de orijinal diliyle okumak istiyorum, ama bakalım...


Kitap kategorisinin kapanışını Hobbit ile ilgili bir kitapla yapmak istedim :) Geçtiğimiz haftalarda Orta Dünya'nın son filmi vizyona girdi. Ben ise haftalar öncesinden Orta Dünya havasına girmiştim bile. Öncelikle Hobbit ve Felsefe'ye başlamış, sonra film için Hobbit'i tekrar okuma kararı almış ve bu kitap kuru kuru gitmesin diye yanına J. R. R. Tolkien'den Hobbit Resimleri'ni açmıştım :) Bu son maddeye Hobbit Resimleri'ni koydum; ama aslında bu madde, Hobbit ile Hobbit ve Felsefe'yi de temsil ediyor ^_^ Hobbit Resimleri ise her santimini incelemek için duraksadığım Tolkien'ın birçok çizimini ve bu resimlerin açıklamalarından oluşan bir kitap. Sınırlı sayıda basıldığı için kitabı hemen edinmiştim. Ön siparişle almama rağmen bana 1875. kitap geldi :) Kitabın incelemesini sömestrda bloga eklerim diye planladım, üstelik yazıda bol bol resim de olacak ;)


İzlediğim En İyi 5 Dizi

Bu yıl birçok yeni dizi keşfettim ve izledim. Aynı şekilde, bu kategoride de seçim yaparken çok zorlandım. Çünkü hem çok dizi izledim hem de izlediklerimin neredeyse hepsini çok sevdim ^_^



İlk sırada kuşkusuz Buffy bulunuyor. Angel'ı da ayrı bir maddeye koymak yerine Buffy'nin yanına ekleyiverdim :) İki diziyi de ayrı seviyorum. Fangirllük yapıp uzun uzun yazmayacağım, bu iki dizinin listenin başında olmasının bir nedeni var diye düşünüp en kısa sürede -hâlâ izlemediyseniz- bu ikisini izlemenizi tavsiye ediyorum.



Yine bir Joss Whedon yapımı, yine bir mükemmellik abidesi... Dizi iptal edilmeseydi yayınlanacak mükemmel bölümleri düşündükçe deli oluyorum. Orijinal bir senaryosu, başarılı karakterleri olan sürükleyici bir diziydi Firefly. Buffy'leri izlemeseydim bu yıl izlediğim en iyi dizi olacaktı.



Criminal Minds, zor ısındığım ama ısındıktan sonra izlemeyi bırakamadığım bir dizi. Diziyi diğer polisiye/suç dizilerinden ayıran birçok özelliği var. Bunun yanında psikolojiye ve gerçek olaylara yer vermeleri, diziyi bu en iyiler listesine sokuyor.

4. Carnivàle


Bu yıl izlediğim en ilginç dizilerden biri Carnivàle'dı. İnsanların doğaüstü olaylara bakış açısı o kadar farklı ki, başlarda normal olarak kabul gören davranışları anlamak zor olabiliyor. Bu da iptal edilen dizilerden biri, devam edilseydi ortaya daha harika bir dizi çıkabilirdi.

5. The Hour


Bu yıl izlediğim en iyi dizilerden The Hour da iptal edilenlerden; hem de öyle bir yerde yarım bırakıldı ki...Oyuncularından senaryosuna, dekordan kıyafetlere kadar her şey fazlasıyla iyi; İngiliz aksanı da cabası.


İzlediğim En İyi 5 Film

Bu yıl izlediğim filmlerin çoğunun yorumunu yazıp paylaşmadığımı fark ettim, şimdi. Üşengeçliğimden olsa gerek hep erteleyip durmuşumdur. Yorumlarını yazmadığım zaman ise hangi filmleri bu yıl izlediğimi unutabiliyorum. Ben yine de aklımda kalan en iyi filmleri sıralamaya çalıştım, ama muhtemelen 2014'ün başlarında bayılarak izlediğim birkaç filmi unutmuşumdur. Aklıma gelirse yazının sonuna not düşüp yazıyı güncellerim :)

1. The Hobbit: The Battle of the Five Armies


Gerek son film olmasından gerekse filmi severek izlediğim için BOTFA'yı ilk sıraya koymayı uygun gördüm. Sevmediğim kısımların çok olmasına rağmen filme bayıldım çünkü bu kısımların çoğunun mantıklı bir nedeni vardı. Film hakkında yapılan saçma yorumlara da takılmıyorum artık. Düşüncelerine değer verdiğim Orta Dünya fanlarının film hakkındaki yorumlarını gördüm, bu sayede o malum yorumların ne amaçla yapıldığını daha da iyi anladım. Ben bayılarak izledim filmi ve Orta Dünya'ya çok da güzel veda ettim. Gerçi, veda etme eylemini gerçekleştirmem kendimi Orta Dünya'dan koparacağım anlamına gelmiyor. BOTFA'ya kendimi o kadar kaptırdım ki sömestrda kendimi Orta Dünya'da kaybetme planları yapıyorum ^_^

2. The Fault in Our Stars


TFIOS, kitaba bağlı senaryosu ve başarılı oyuncularıyla bu yıl severek izlediğim filmlerdendi. Filmin sonunda ağlayamasam da, film boyunca gözlerim dolu doluydu. Özellikle oyuncu seçimlerini başarılı buldum.

3. Snowpiercer


Snowpiercer'ı başrol oyuncusu Chris Evans'ı görünce merak etmiş, konusunu okuyunca da izlemeye karar vermiştim. Türkiye'de vizyona girmediği için filmi, internet üzerinden izlemiştim. Sürprizlerle dolu senaryosunun sadece sonu beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Onun dışında aksiyon dolu, muhteşem bir film.

4.  Guardians of the Galaxy


Bu yıl izlediğim en eğlenceli filmlerden biri, Guardians of the Galaxy'ydi. Filmi sinema salonunda izlemek istemiştim ama yazın o sıcağında dışarı çıkmak istemediğim için internetten izlemek zorunda kalmıştım. Derslerin yoğunluğundan bunun da yorumunu yazmayı unutmuştum. Üşenmediğim bir zamanda yazabilirim, belki ;)

5. The Fountain


Severek izlediğim filmlerden biri olsa da tekrar izlemek için aradan bayağı bir zaman geçmesini bekleyeceğim filmlerdendi, The Fountain. Senaryosu o kadar derin ve güzeldi ki bunu, filmin yorumunu yazarak anlatamayacağımı düşündüğüm için yorum yazmamıştım. Ölümü böylesine başarılı işleyen bir yapım izlememiştim, biraz da film sonrası hissettiklerim için The Fountain, bu yıl izlediğim en iyi 5 filmin içine girdi.


post signature

30 Aralık 2014 Salı

Bu ay ne(ler) okudum (Aralık/2014)


Kış soğuğu kendini en çok bu günlerde hissettiriyor. Özellikle de rüzgarın uğultusu ve yağmurun sesini dinleyerek, battaniyenin altına girip bir kupa çay eşliğinde kitap okuma zamanları hep bunlar. Ama ben bunları yaptım mı, tabii ki hayır... Çünkü final haftası öncesine yetişmesi gereken milyon tane rapor ve sonrasında final için çalışılması gerekilen milyon tane dersim vardı ve bu ders çalışma durumu hala da devam etmekte; önümüzdeki iki hafta boyunca yatmadan önce okuyacağım birkaç sayfa dışında göreceğim tek sayfa, ders notları olacak. Yine de bu yoğun tempoya rağmen bu ay 3 kitap bitirdim.


Bu ay bitirdiğim ilk kitap, Hobbit ve Felsefe'ydi. Kitap, beni oldukça şaşırttı çünkü beklediğimden çok iyiydi. Kitabın dili öylesine samimiydi ki; biriyle Orta Dünya üzerine sohbet ediyormuşum gibi hissettim. Bu yüzden de kitabı tadını çıkara çıkara, yavaşça okudum. Bolca not aldım, bahsedilen konular üstünde düşündüm ve tabii ki Orta Dünya'yı özledim.

BOFTA'nın vizyona girmesine günler kala yıllar önce okuduğum Hobbit'i tekrar okudum. O muhteşem dünyayı, havasını, karakterlerini nasıl da özlemişim... Yüzümde şapşalca bir sırıtmayla, yer yer de gözlerim dolarak okudum kitabı. İlk okuduğum zamandan farklı olarak ise J. R. R. Tolkien'den Hobbit Resimleri'ni koydum önüme. Bu iki kitabı eş zamanlı okudum gibi bir şey oldu: Hobbit'ten birkaç bölüm okuyup Hobbit Resimleri'ni açtım ve Tolkien'ın çizimleri sayesinde hayal gücüne birazcık da olsa girmeye çalıştım. Hobbit'i tekrar okumak farklı bir deneyimdi, J. R. R. Tolkien'den Hobbit Resimleri ise Hobbit'in yanında iyi gitti. Ama bunu bir de ayrı olarak, doya doya incelemek istiyorum.

Bu ay Tolkien ayı oldu benim için, önümüzdeki haftalarda da Orta Dünya kitaplarını okuyup bunu uzatmak niyetindeyim.

Aralık ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

26 Aralık 2014 Cuma

Yorum: The Hobbit: The Battle of the Five Armies (2014)

Tür: Fantastik, Macera
IMDb Puanı: 7,9 (95.647 oy)
Türkçe Adı: Hobbit: Beş Ordunun Savaşı
Yönetmen: Peter Jackson
Oyuncular: Ian McKellen, Martin Freeman, Richard Armitage, Orlando Bloom, Luke Evans...
Vizyon Tarihi: 17 Aralık 2014
Süre: 144 dk.
The Hobbit üçlemesinin son bölümü olan üçüncü filmde, Bilbo Baggins, Thorin Meşekalkan ve Cüceler Bölüğü’nün maceraları sona eriyor. Ejderha Smaug ile karşı karşıya geldikten ve günahkar Hobbit Gollum'dan meşhur güç yüzüğünü aldıktan sonra sağ salim eve ulaşıncaya kadar Bilbo'yu halen daha onlarca yeni serüven bekliyor.

Yurtlarına tekrar kavuşan Erebor Cüceleri, Ejderha Smaug'u Göl Kasabası'nın masum yerlileri üzerine saldıkları gerçeğiyle yüzleşmek zorundadırlar. Thorin Meşekalkan ise Arkentaşı'nı ararken önemli değerlerden ödün vermiştir. Thorin'e yardımcı olamayan Bilbo tehlikeli bir seçim yapmanın eşiğine gelir. Bu esnada Lord Sauron planladığı gizli Yalnız Dağ saldırısı için dört Ork bölüğü göndermiştir. Şimdi Cüce, Elf ve İnsanların önünde iki seçenek vardır: Ya birleşip birlikte savaşacaklar ya da hep beraber yok olacaklardır. Beş ordu toplanıp savaşa girmeye hazırlanırken Bilbo hem kendi hayatı hem de arkadaşlarını kurtarmak için savaşmak durumunda kalacaktır.
Gerek şu anki ders yoğunluğumdan gerekse filmin etkisinden dolayı filmin yorumunu anca yazabildim. Aslında, içten içe yazmak da istemiyordum zira şu yazıyı yazmaya başlayana kadar Hobbit'in gerçekten de bittiğini idrak edememiştim. Şimdi anlıyorum ki önümüzdeki aralık ayında, son üç senedir yaşadığım heyecanı yaşayamayacağım; hatta böyle bir heyecanı bir daha hiç yaşayamayacağım.

Yoruma kötü bir havayla başladığımın farkındayım. The Hobbit: The Battle of the Five Armies, Orta Dünya'ya bir nevi veda niteliği taşıdığı için yazının devamı da bu şekilde olacaktır diye düşünüyorum. Yine de moralimi elimden geldiğince yüksek tutmaya ve yazının sonunda depresyona girmemeye çalışacağım, ama bakalım :D

Gelelim film öncesi yaşadıklarıma... Filmin haftanın ortasında vizyona girmesi gibi saçma bir durumla karşılaştık bu sefer. Hatta bunu, ilk başta hata sanmıştım. Sonuçta filmler genelde cumaları vizyona girerdi, biz de ertesi günü rahatlıkla izlerdik. Neyse, biz geleneği bozmadık; hafta sonuna yakın bir zamanda, cuma günü gittik filme. Koskoca 2 gün sonra bile bilet bulmada zorlandık ki bundan önceki 2 filmde ertesi günü gitmemize rağmen rahatlıkla bilet bulmuştuk, hem de istediğimiz sıralardan. BOTFA'nın son film olayı yayıldığı için Hobbit'i bilen bilmeyen filme akın etmiştir diye düşünüyorum ben.

Genelde evde film izlemeyi tercih eden biriyim. Sinemada izlediklerim ise bende yeri ayrı olan filmlerdir. Eh, yeri bende ayrı olan filmlerin de sinema gününe kadar bütün fragmanlarını izler, sosyal medyada paylaşılan fotoğraflarını incelerim. Bu sefer bir değişiklik yaptım ve kendimi BOTFA'dan tamamen soyutladım. Paylaşılan fotoğraflara doğru düzgün bakmadan geçtim, fragmanını ise izlemedim bile. Film hakkında yazılan hiçbir şeyi de okumadım. İyi ki de okumamışım. Ne zaman ki cuma akşamı eve geldim, yazılanlara baktım ve şok oldum. Kimse filmi beğenmek zorunda değil, ama milletin hevesini kursağında bırakacak yazılar yazmak zorunda da değil. O kadar saçma, o kadar salakça yorumlar vardı ki... Bunların filmi sırf kötülemek için ya da dikkat çekmek için yazıldığını düşünüyorum. Gerçeklere dayanan, düzgün ve mantıklı eleştiriler de vardı ama bunların sayısı o kadar azdı ki... Bunu daha fazla uzatmayacağım. Sadece, -büyük bir şans eseri- hâlâ bu tarz yorumları okumamış olanlara bekleyip filmden sonra bakmalarını tavsiye ediyorum. Zaten filmi izledikten sonra yazılanların büyük bir çoğunluğunun yalan, argümanlarının da boş olduğunu anlayacaksınız bence.

Yukarıda yazdıklarımdan da anlaşılacağı üzere, filmi çok beğendim. Bunda BOTFA'nın son film olarak anılmasının, az da olsa etkisi vardır elbet. Beğenmediğim yerleri de oldu ama filmi genel olarak severek izledim ve o sinema salonundan çıkmak istemedim.

Öncelikle, söylememe gerek var mı bilmiyorum ama yazının devamının kitapla ilgili spoiler içerdiğini belirtmeliyim. Kitabın nasıl uyarlandığını sizin gidip görmenizi istediğim için filmle ilgili konularda filmden spoiler vermeden fikrimi belirttim. Ayrıca, filme gitmeden önce hem önceki 2 filmi de izledim hem de Hobbit'i tekrar okudum ^_^ Kısacası, bu sefer hazırlıklıyım :D Kendinizi -hâlâ hazırlamadıysanız- upuzun bir yoruma hazırlayın ;)

BOTFA, ikinci filmin kaldığı yerden devam ediyordu. Başlangıçta, olayları önceki filme bağlamak adına yaklaşık 10-15 dakikalık, aksiyon dolu sahnelere yer verilmişti. Bunu çok kısa buldum ben, Smaug'un ölümünün geçiştirildiğini düşünüyorum. Bu sahne 2. filmin sonuna koyulsaydı veya bu konu Peter Jackson'ın yorumuyla biraz daha genişletilseydi daha iyi olabilirdi.

Diğer iki filme kıyasla, BOTFA'da sevmediğim kısımlar çoktu. Bunlar çoğunlukla kitaba uymayan kısımlardı; bazısı da senaryoya Tauriel'in eklenmesiyle değiştirilen olaylardı. Kitabı beyaz perdeye aktarırken elbette değişiklikler yapılacak, yönetmenin yorumu katılacak -ki bunları Peter Jackson'ın gözünden izlemek her zaman bir zevktir benim için, hatta sadece o da değil ileride bir başkası da bir Orta Dünya filmi çekse onu da izlerim- ama asıl, birkaç ufak değişikliğin getirdiği büyük değişiklikler canımı sıkıyor. Tauriel de bu değişikliklerin çoğunun ana nedeni. Spoiler olmaması için doğrudan olayı anlatmayacağım ama şöyle diyeyim: Sırf Tauriel'in eklenmesiyle Kili'nin ölümü gibi önemli bir olay az da olsa değişikliğe uğramıştı. Fili'nin ölümü ise biraz da Peter Jackson'ın yorumlamasıyla yansıtıldı ekranlara. Bu ölümü de bu genç ama cesur cüceye yakıştıramadım ben. Kitapta Fili ve Kili'nin ölümü kitapta bire bir anlatılmıyor, ama nasıl olduğundan bahsediliyor. Keşke kitapta betimlenen şekilde izleseydik o sahneyi. En çok merak ettiğim sahnelerden biriydi çünkü.

Savaş sahnesi beklentilerimi karşıladı sayılır. Aslında sosyal medyada '45 dakikalık savaş sekansı' duyurularıyla beklentileri yükseltmeselerdi, bu durum beni o kadar da rahatsız etmezdi. Yine, aynı savaş sahnesinde herkesin birbirini kurtarması olayı sinemadayken gözüme batmamıştı. Kendimi filme kaptırdığım için pek dikkat edememiştim, film bittikten sonra üstünde düşününce bunun biraz da olsa yaratıcılıktan yoksun olduğunu kabul ettim. Ama bu sahne kitapta çok fazla yer kaplamıyor; Bilbo kendine geldikten sonra özet halinde geçiliyor. Yine, Peter Jackson'ın yorumladığı sahnelerden biriydi bu da. Beklentimi karşılasa da daha iyi aktarılabilirdi.

Çoğu kişi, efektlerin yapaylığından yakınmış. Hobbit, felsefi dayanakları olan bir çocuk kitabı benim gözümde. Bu efektlerin biraz göze batması gerektiğini düşünüyorum, zaten. Efektler fazla inandırıcı olsaydı veya LOTR'daki gibi teknolojiye bel bağlanmayıp gerçekçi bir yapım sunulsaydı Hobbit'in o masalsılığı çöpe gidecekti. O zaman da filmin fazla epikleştirildiği hakkında eleştiriler gelecekti, eminim. Bu yüzden, Peter Jackson'ın çok fazla efekt ve yeşil ekran kullanmasını yadırgamıyorum.

Filmde hoşuma giden, beğendiğim kısımlar ise genelde ayrıntılardı. Mesela, Richard Armitage'ın Thorin'in ejderha hastalığıyla geçirdiği değişimi çok iyi gösterdiğini düşünüyorum, kendisinin oyunculuk yeteneğine bir kez daha hayran kaldım. Aynı şekilde, Smaug'un ölümü de -daha doğrusu ölümünün beyaz ekrana yansıtılışı- beklediğimden çok iyiydi.

Filmi LOTR'a bağlayan sahneleri içimden minik çığlıklar atarak izledim :D Divan üyelerinin Dol Guldur'daki olayının birazcık gereksiz yere uzatıldığını, aynı zamanda da nefes kesen sahnelerden biri olduğunu düşünüyorum. Legolas'la Thranduil'in son konuşması da yine iki filmi çok iyi bağlayan sahnelerdendi. Fakat Tauriel'le Thranduil'in konuşması olmasa da olurdu, gerçi Tauriel'in bulunduğu çoğu sahneyi gereksiz buluyorum ben.

Bütün bu sevmediğim kısımlara rağmen filme bayıldım, Çünkü çoğunun mantıklı bir nedeni olduğunu biliyorum. Örneğin Tauriel, filmlerdeki güçlü kadın karakter eksikliğinin giderilmesi için yaratıldı veya orkların gerçekçi olmaması, Hobbit'in masalsı havasına yorulabilir. Bu yüzden de göze batan birkaç sahne dışındakilere fazla takılmadım, geyik yapıp geçtim.

Şimdi heyecanla, filmin çıkarılan sahnelerin bulunduğu genişletilmiş versiyonunu bekliyorum. Zira filmin bütünlüğünün daha iyi görülebileceğini, yapılan olumsuz eleştirilerin de extended version ile azalacağını düşünüyorum. The Hobbit: The Battle of the Five Armies ile Orta Dünya kapılarını beyaz perde için kapayabilirim, ama benim için Orta Dünya kapıları hiçbir zaman kapanmayacak. Biraz da bu yüzden veda edemiyorum, etmeyeceğim. Kitaplığımda Tolkien, aklımda Orta Dünya'nın olması bana yeter :)


post signature

13 Aralık 2014 Cumartesi

Tanıtım: Andy Weir - Marslı

Goodreads Puanı: 4,35 (40.952 oy)
Orijinal Adı: The Martian
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Emre Aygün
Liste Fiyatı: t 25,00
Sayfa Sayısı: 416
Goodreads okurlarına göre 2014'ün En İyi Bilim Kurgu Romanı!

Altı gün önce, Mark Watney Mars'a ayak basan ilk insanlardan biriydi. Şimdi ise, orada ölmesi neredeyse kesin.

"Çok uzun zamandan beri okuduğum en iyi kitap. Zeki, eğlenceli ve gerilim dolu. Marslı, bir romandan isteyebileceğiniz her şeye sahip."
-Hugh Howey, Wool serisinin yazarı

"Sürükleyici... Defoe'nun Robinson Crusoe'su sanki daha zeki biri tarafından yazılmış gibi."
-Larry Niven, Hugo, Nebula ve Locus ödüllü Halka Dünya romanının yazarı

"Bu kitap tam da benim gibi okuyucuların seveceği türden."
-John Scalzi, Yaşlı Adamın Savaşı serisinin Hugo ve Locus ödüllü yazarı

"Andy Weir'in yazdığı Marslı şimdiye kadar okuduğum en iyi bilimsel bilim kurgu romanı. Bu romanı -başka bir kitap hakkında hiç böyle bir şey söylemedim- edebi anlamda da elden bırakmak mümkün değil."
-Dan Simmons, Hugo ödüllü Hyperion serisinin yazarı

"Marslı aklımı başımdan aldı!"
-Ernest Cline, Başlat romanının yazarı

"Aksiyon ve uzay macerasının kusursuz bir karışımı."
-Library Journal
Şu sıralar İthaki Yayınları'nın ilgimi çeken kitapları çıkarttığından şurada bahsetmiştim. Marslı'yı Goodreads'te birkaç ay önce görmüştüm ve görür görmez de kapağına vurulmuştum. İthaki de sağ olsun kitabı orijinal kapakla çıkardı. Şimdi, gel de bu kitabı alma...

Çeşitli yazarların kitap için yaptıkları yorumları ve kitabın GR'de bilim kurgu alanında yılın en iyi kitabı seçildiğini görünce merakım daha da arttı. İthaki'nin facebook sayfasına buradan giderek kitap için hazırlanan videoyu izleyebilirsiniz. Videoya baktığımda kitabın konusunun oldukça sıradışı, kullanılan dilin de bir hayli eğlenceli olacağını düşünüyorum. Kitap, alınacaklar listeme eklendi bile!

Ayrıca, Marslı'nın beyaz perdeye uyarlanıp ABD'de 2015'in son aylarında vizyona girmesi bekleniyor. Filmin çıkmasına daha çok olsa da, kitabı en kısa zamanda edinip okumak istiyorum :)

post signature

9 Aralık 2014 Salı

Yorum: George Orwell - 1984

Tür: Bilim Kurgu, Distopya, Klasik
Goodreads Puanı: 4,09 (1.293.690 oy)
Orijinal Adı: Nineteen Eighty-Four
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Celâl Üster
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 352
Parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (...) Her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.

George Orwell'in kült kitabı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazarın geleceğe ilişkin bir kâbus senaryosudur. Bireyselliğin yok edildiği, zihnin kontrol altına alındığı, insanların makineleşmiş kitlelere dönüştürüldüğü totaliter bir dünya düzeni, romanda inanılmaz bir hayal gücüyle, en ince ayrıntısına kadar kurgulanmıştır. Geçmişte ve günümüzde dünya sahnesinde tezgâhlanan oyunlar düşünüldüğünde, ütopik olduğu kadar gerçekçi bir romandır Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyen bir başyapıttır; yalnızca yarına değil, bugüne de ilişkin bir uyarı çığlığıdır.

Can Yayınları, bu "bütün zamanların kitabını" Celâl Üster'in özenli çevirisiyle okura sunmaktan kıvanç duyuyor.
Yaz tatilinde okuduğum, yorumu geciken bir başka kitap da 1984'tü. Kitabı, uzun zamandır okumak istiyordum. Ama kitap fuarında almama rağmen aylarca kitaplığımda beklettim. Yaz tatilinde ise kitaba başlamaya karar verdim. Araya başka şeyler girse de kitabı bir hafta içinde bitirdim.

Öncelikle, kitaba çok büyük beklentilerle başladığımı belirtmeliyim. Kitabı duyduğum zaman ile edinip okumaya başladığım zaman arasında bu beklentim zirveye ulaştı. Kitabı elime aldığımda, ya muhteşem bir eser okuyacaktım ya da kalitesi fazlasıyla abartılmış bir kelime yığınına katlanacaktım. Kitabı bitirdikten sonra, 1984'ün hiç de abartılmadığını anladım.

Kitabın en iyi distopyalardan biri sayılmasının en büyük nedeni, Orwell'ın kurguladığı dünya: geçmişin kontrol altına alındığı, karanlık, baskıcı bir yönetim ve bu yönetimin yaptıklarını bilen ve kabullenen insanlar... Geleceğin, kitabın başında tarif edilenden daha da karanlık olmayacağını düşünürken çevirdiğim her sayfa aksini ispatladı: Bırakın düşünce özgürlüğünü, özgürlük kelimesinin bile var olmayacağı bir geleceğe doğru yola çıkılmış. Kurgulanan dünya o kadar gerçekçi ve ayrıntılı ki... Kitapta anlatılan dünya korkutucu olsa da oldukça başarılı bir biçimde kurgulanmış.

Kurgulanan dünyanın temeli sağlam olunca, olaylar ve bu olayların kurgulanış biçimi de sağlam oluyor, tabii. Kitabın zekice yazılmış, detaylı bir kurgusu var. Yazar, ilk sayfalardan itibaren okuyucuyu bir sorgulama sürecine itiyor. Ana karakter Winston gibi, kitaptaki dünyayı geçmişi, şimdisi ve geleceğiyle birlikte sorgulamaya başlıyoruz. İç karartıcı distopyası gereği okunan her sayfa insanı biraz daha boğsa bile, tüm bunlara hayran olmamak elde değil. Yazar, aklımda o kadar olası bir distopya örneği canlandırdı ki sayfaları korkarak çevirdim. Orwell'in 1984'te anlattığı dünya, imkansız değil. Hatta şimdiye kadar okuduğum distopyaların içinde en gerçekçi olanı buydu; uygun koşullar sağlandığı takdirde kitapta okuduklarımın gerçekleşmemesi için hiç bir neden göremiyorum. Sanırım, kitabı böylesine destansı yapan etmenlerden biri de bu boğucu distopyanın gerçekleşme ihtimalinin varlığı.

Winston'la birlikte yaşadığı dünyayı sorgulamaya ek olarak biz okurların yaptığı bir diğer şey, kitapla yazıldığı dönem hatta günümüz dünyası ile bağlantılar kurmaktı. Kitap, yazılıp basılalı 60 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen tıpkı Hayvan Çiftliği'nde olduğu gibi günümüzde gerçekleşen olaylarla da bağlantı kurulabiliyor. Bu da, 1984'ü arada sırada birkaç sayfasını karıştırabileceğim başucu kitaplarımdan biri haline getiriyor ;)

Kitabın gerilimi ve aksiyonu da bol. Bir yandan kurgulanan dünyaya hayran kalırken diğer yandan üstümde sürekli bir diken üstündelik hissi vardı. Büyük Birader'in kesintisiz olarak dinlemesi ve izlemesi, bana bir rahatsızlık hissi vermişti. Normalde -benim gibi- özgürlüğünüzün kısıtlanması düşüncesine bile katlanamıyorsanız, kitabı bitirdikten daha sonra bile izlenmişlik hissini atmanız zor olabilir. Ama bu da kitabın başarısının bir başka göstergesi, benim gözümde :)

Kitabın şaşırtıcılığının da yüksek olduğunu eklemeden geçemeyeceğim. Özellikle son olayların aniliği, beni şok etmişti. Bu kısımlarda, yanlış okuduğumu sanıp tekrar cümle başına dönmüşlüğüm çok oldu. Son bölümleri şaşkınlık nidaları eşliğinde bitirdim.

Kitabın birazcık uzun bir önsözü var. Ama okuduğunuza değecek, harika açıklamalar mevcut bu önsözde. Kitaba başlamadan önce bu kısma bir göz atılırsa, kitapta geçen olayların ve kavramların çok daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

1984, kitapta da denildiği gibi, bir insanlık karabasanı. Kurgulanan dünya her ne kadar karanlık, ümitsiz ve korkunç olsa da aynı zamanda hayranlık uyandıran bir mantığı var. 1984'ü herkesin ölmeden önce mutlaka bir kez okuması gerektiğini düşünüyorum.



Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse, şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi. Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.





post signature

5 Aralık 2014 Cuma

Tanıtım: Scott Lynch - Locke Lamora'nın Yalanları (Gentleman Bastard, #1)

Goodreads Puanı: 4,27 (67.106 oy)
Orijinal Adı: The Lies of Locke Lamora
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Cihan Karamancı
Liste Fiyatı: t 25,00
Sayfa Sayısı: 584
"Boğazında kanayan bir kesik olsa ve bir hekim o kesiği dikmeye çalışsa Lamora iğney­le ipliği çalar ve kahkahalar atarak geberip gider. Çocuk... çok fazla çalıyor."

Camorr şehri, tarihi boyunca pek çok soysuzluğa, yolsuzluğa, uğursuzluğa, hırsızlığa tanıklık etmiş, büyülü atmosferinde her birini tek tek sindirebilmiştir; Camorr'un Belası'nın ismi şehrin nemli duvarlarında yankılanana dek...

Camorr'un Belası'nın yenilmez bir silahşor, usta bir hırsız, duvarlardan geçebilen bir hayalet ve fakirlerin dostu olduğu söylenir.

İşte o efsanevi "Bela", gözü kara ve becerikli Locke Lamora'dır. Locke kimsenin beceremediği bir ustalıkla zenginleri soymasına rağmen, bir başka efsanedeki büyük okçunun aksine çaldıklarından fakirlere tek bir kuruş bile koklatmaz. Locke'un tüm kazancı kendisi ve isimlerinin hakkını fazlasıyla veren hırsızlar çetesi Centilmen Piçler içindir.

Onların sahip olduğu tek ev olan ve her türlü dümen, hile ve numaralarını gerçekleştirdikleri kadim Camorr şehrinin kaprisli ve renkli yeraltı dünyası, içten içe çürümekte ve gizli bir savaş yüzünden parçalanmaktadır. Tek ayak üzerinde onlarca yalan söyleyen Locke ve çetesi, bu büyülü dünyada bu kez tek ayaklarını bile yere basamadan içerisine düştükleri ölüm oyunundan kurtulmak zorundadır.

"Locke Lamora'nın Yalanları en sevdiğim on kitap arasında bulunuyor. Belki de ilk beştedir. Kitabı okumadıysanız, okumalısınız. Okuduysanız, muhtemelen yeniden okumalısınız..."
-Patrick Rothfuss

"Canlı, orijinal ve çekici. Muhteşem bir şekilde yazılmış."
-George R. R. Martin
İthaki Yayınları şu sıralar, ilgimi çeken bütün kitapları bir bir çıkarıyor. Locke Lamora'nın Yalanları da bu kitaplardan biri. Konusundan çok kapağına gözüm takılmıştı. Bir de şu iki yazarın -Patrick Rothfuss ve George R. R. Martin- kitap hakkındaki düşüncelerini görünce, kitabı iyice merak ettim :)

Kitaba başlayalı çok olmadı, aynı anda birden çok kitabı birden okuduğum için biraz yavaş gidebilirim. Kitabı birkaç hafta içinde bitirip yorumunu bu ayın sonuna kadar yazmayı planlıyorum ^_^

post signature

2 Aralık 2014 Salı

Tanıtım: The Hour


Şu sıralar İngiliz yapımı dizilere gömülmüş durumdayım. Elimi hangi diziye atsam İngiliz yapımı olduğunu öğreniyorum. Bunda, artık izleyecek Amerikan yapımı dizi bırakmamamın da payı olabilir :D

Geçtiğimiz pazar günü izleyecek dizi arayışındayken The Hour'la karşılaştım. Aslında, türü dram olan dizileri mecbur değilsem pek izlemiyorum. Ama işte, içlerinden bazısı çıkıp bütün düzenimi alt üst edecek potansiyele de sahip olabiliyor. Bunun en yeni örneği ise 3 günde bitirdiğim The Hour.


Dizi hakkındaki düşüncelerime geçmeden önce, kısaca dizinin konusu ve karakterleri hakkında bilgi vereyim. The Hour, ilk sezonu 2011 yazında İngiliz televizyon kanalı BBC tarafından yayımlanan bir dram dizisi. Senaryo, 1956 yılının yaz aylarında, Soğuk Savaş döneminde geçerek başlıyor. Bir yandan bir haber programı üzerinden o dönemin siyasi ve politik sorunlarına odaklanılırken; diğer yandan programın kamera arkasında olanlar ve programda çalışan karakterlerin hayatları gösteriliyor. Dizi ise adını, dizide geçen o haftalık haber programından alıyor. The Hour'un ilk bölümü, bu haber programının oluşturulması üzerine kurulu. Başroldeki birçok isim de programda görevli kişilerden oluşuyor.


Bu kişilerden, memnun olmadığı işinde oldukça iyi olan fakat televizyon işine girmek isteyen gazeteci Freddie LyonPerfume'den tanıdığım Ben Whishaw canlandırıyor. Freddie, bulunduğu konumdaki gazetecilerden hem daha zeki hem de olaylara farklı bir bakış açısından bakabiliyor. Sorulması gereken soruların ne zaman ve ne şekilde sorulacağını bilmesi onu değerli ve eşsiz yapan etmenlerden sadece biri. Freddie, aklındaki "kimsenin kaçıramayacağı o saat" konseptli haber programı fikrini hayata geçirmek istese de daha sonra, bu programdaki işini en yakın arkadaşı Bel Rowley'ye kaptırdığını öğreniyor.


Romola Garai tarafından canlandırılan Bel Rowley ise kadınların çok yükselemediği erkek egemen bir alanda çalışıyor. Freddie'yle uzun zamandır arkadaş olduğu halde, ona teklif edilen bu işin karşısına çıkacak az sayıda fırsatlardan biri olduğunu fark ettiği için geri çevirmiyor. Fakat Freddie'yi, kendisiyle birlikte The Hour'da çalışmaya ikna etmeyi de ihmal etmiyor. Hatta, Freddie yapımcısı olamadığı bu programın sunucusu olmak istediğinde Freddie'ye destek çıkıyor. Ama Freddie bu işi de bir başkasına kaptırıyor.


Programın sunucusu olarak seçilen Hector MaddenThe Wire'dan tanıdığım Dominic West canlandırıyor. Kendisi bu rolü daha çok kayınpederi sayesinde torpil yoluyla aldığı için, Freddie'yle olan ilişkisine kötü bir başlangıç yapıyor. Evli olmasına rağmen Bel'e gösterdiği yakınlık da bu ilişkiye hiç yardımcı olmuyor, tabii. Hector, başlarda The Hour için sadece sevimli bir yüzden ibaretken, daha sonra Freddie'nin de yardımıyla gerçek bir gazeteci olmayı başarıyor.

Programda çalışan diğer isimlerden yabancı masa departmanından sorumlu Lix Storm'u Anna Chancellor, Freddie'nin yardımcısı olan Isaac Wengrow'u Joshua McGuire, Bel'in sekreteri Sissy Cooper'ı Lisa Greenwood, Hector'ın eşi Marnie Madden'ı Charlie Chaplin'in torunu Oona Chaplin canlandırıyor. Dizide, bu kişilerin dışında başka tanıdık oyuncular da mevcut. Örneğin Sherlock'un Moriarty'si Andrew Scott'u, Doctor Who'nun 12. Doktor'u Peter Capaldi'yi ve Torchwood'un Owen'ı Burn Gorman'ı The Hour'da görebiliyoruz.


Dizi hakkında çok şey söylememe gerek var mı, bilmiyorum... İzlediğim dram dizisi neredeyse yok gibi, taş çatlasa 1-2 tane vardır. Uzun zamandır dizi tanıtımı yazmadığımı ve vizelerden yeni çıktığım için şu sıralar üşengeçliğimin de üstümde olduğunu hesaba katarsak, The Hour'un beni işte bu kadar çok etkilediğini söyleyebilirim. Dekordan kıyafetlere, senaryodan oyunculuğa kadar hepsinin oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Dizinin sevmediğim tek yönü, 2 sezon sürmesi. O da dizide emeği geçenlerin değil de BBC görevlilerin verdiği kararın aptallığından kaynaklanıyor bence. Böyle bir diziyi hem de böyle bir finalle sonlandırmak hiç iyi olmadı. Dizi, biraz daha uzun sürseydi muhteşem olabilirdi ki her sezonun ortalama birer saatlik 6 bölümden oluştuğunu düşünecek olursak, en az bir 5 sezon çok iyi olurdu. Yine de bu finalle bile, tadı damağımızda kalan The Hour'ın bir nevi yerinde bir kapanış yaptığını düşünüyorum.

Son olarak, diziyi izleyip son bölümde olanlar yüzünden kendini paralamış izleyicilerden dizinin yazarı Abi Morgan'ın dizi iptal edilmeseydi sonraki sezonda neler olacağını anlattığı röportajıyla ilgilenenleri şu yazıya alabilirim. Spoiler vermemek adına, finaldeki olaylara değinmeyip böyle bir yönlendirme yapmayı uygun gördüm. Fakat şunu söyleyebilirim ki dizi, 2. sezonun son bölümünde olanlarla açık bir kapı bırakıyor. Ben her zaman yazarların kendi sonlarını merak ettiğim için biraz araştırma yaptım ve bu röportajı buldum. Umarım bu yazıyla, en azından bazılarımızın merakı giderilmiştir :)

post signature

30 Kasım 2014 Pazar

Bu ay ne(ler) okudum (Kasım/2014)


Geçen birkaç ay boyunca bırakın kitap bitirmeyi, elim sayfalara değmemişti bile. Sonunda sonbaharda, kitap okuyabildiğim o eski düzenime geri dönebildim. Özellikle vizelerden önceki hafta, içimde bir kitap okuma isteği oluştu ki sormayın... Biraz da korkarak, vize haftası o isteği bastırmak zorunda kaldım. Neyse ki, okuma isteğim tatilde olduğu gibi sönmedi ve ben de vizelerin bitmesinin üzerinden henüz birkaç gün geçmişken okuduğum kitapların bir kısmını bitirmeyi başardım :)


Bu ay bitirdiğim kitaplardan ilki Yürüyen Kentler serisinin ikinci kitabı İhanet Altını'ydı. Yazar, o 300 küsur sayfaya nasıl bu kadar çok olayı sığdırabilmiş, aklım almıyor. Kitabın her sayfası dolu doluydu. Kurgunun tahmin edilebilirlik düzeyinin düşük olması da, kitabı heyecanla okumamı sağlayan etmenlerden biriydi. Serinin ilk kitabını okuyanların, seriye devam etmelerini tavsiye ediyorum. Zaten bu merak ve heyecanla, kitapları arka arkaya okumayı istememek elde değil :D

Bitirdiğim son kitap ise Kafka'nın Dönüşüm'üydü. Sonsöz kısmında sıkılıp araya başka kitaplar sokmasaydım, ekimde bitmiş olacaktı kitap. Bugün son bir gayretle, kitabı evde arayıp buldum ve bitirdim :D Beklediğimden biraz sönüktü, birkaç da eksiği vardı. Ama yine de severek okudum. Kitabı, farklı bir tarzla karşılaşmak isteyenlere tavsiye edebilirim ;)

Kasım ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

21 Kasım 2014 Cuma

Dizi Notları | 2



Vizelerin bitmesiyle rahat bir nefes aldım. Artık blogla ilgilenmeye başlamayı düşünüyorum ama derslerin bu seneki yoğunluğuna bakacak olursam, düşündüğüm kadar da çok olamayabilirim buralarda. Ama, bir yerden başlamak lazım. Ağustostan beri kitap bitirmediğimi göz önüne alırsak blogda şimdilik bolca dizi ve film yazıları olacak. Yine, son aylarda izlediğim dizileri tek tek ele almak yerine, Dizi Notları'nda bahsetmek istedim.


Bahsedeceğim ilk dizi, tavsiyeler üzerine başladığım Carnivàle. Öncelikle diziyi SaklamaKabı'ndan Eren tavsiye etmişti. Sonra, Criminal Minds'ta Spencer Reid karakteriyle gönlüme taht kuran Matthew Gray Gubler'ın favori dizisinin Carnivàle olduğunu öğrenince, bu diziye bir şans vermeye karar verdim. Dizi, beklediğimden çok farklı çıktı. Şöyle ki, Carnivàle'ın aynı türdeki diğer dizilerden bir farkı var: Açıklanması imkansız, doğaüstü olayların normal ve hayatın bir parçasıymış gibi kabul edildiği algısı, dizinin her köşesine işlemiş. Bu, özellikle ilk bölümlerde biraz kafa karıştırıcı olabiliyor; ama izledikçe bu algıyı benimsiyorsunuz.

Dizinin ilk bölümü sarmamıştı, ama birkaç bölüm izledikten sonra aniden kendimi o dünyanın içinde buldum resmen. Hatta, bir aralar diziyi izlerken yerimde duramıyordum. Carnivàle, her bölümde akıllardaki soru işaretlerini gidermesi gerekirken aksine, ortaya daha çok soru attığı için bu şekilde izlemem normal aslında. Diziden böylesine tutkuyla bahsetmeme rağmen, henüz 2. ve son sezonunda olmam da oldukça normal :D Dizinin bitmesini istemediğim için, son sezonu şimdilik izlememe kararı aldım :) İzleyeceğim diziler tükendikçe, bu kararımı tekrar gözden geçirebilirim. Uzun lafın kısası, siz bu diziyi izleyin bence; pişman olmayacaksınız ;)


Warehouse 13, izleyecek dizi bulamadığım zamanlarda karşıma çıkan dizilerden. Bir dizi izleme sitesinde karşılaşıp anlık bir kararla izlemeye başlamıştım. Başlarda çok sarmasa da birkaç bölüm sonra diziyi bırakamadığımı fark ettim :D FBI ajanları olan Myka ve Pete'in arasındaki kimya Bones'taki Brennan ve Booth'unkine çok benziyor. Dizi 5. sezonda bitirilmeyip birkaç sezon daha sürseydi eminim Myka ve Pete'in ilişkisi Brennan-Booth'unki gibi devam edebilirdi. Dizi birçok açıdan Bones'a benziyor, sanırım aralarındaki tek fark dizinin türü. Warehouse 13, başlarda polisiye gibi görünse de aslında bir bilim kurgu dizisi. Özellikle ilerleyen bölümlerde eklenen ögeler ve oyuncularla bilim kurgu, elle tutulur cinse dönüşüyor. Ajanların kullandıkları aletlerin el yapımı olması ve Warehouse'un bekçisinin steampunk'a düşkünlüğü gibi sebeplerden dolayı dizinin biraz da steampunk'a kayan bir havası var ki bence bu hava, diziye çok iyi yedirilmiş.

Karakterlerin kurdukları güçlü ilişkiler, eğlenceli diyaloglar ve sağlam senaryosuyla diziyi, büyük bir keyifle izledim. Mini sezonla veda eden dizinin son sezonunu izlerken gerçekten çok üzüldüm. Çünkü bırakılsa, Supernatural gibi 10. sezona kadar götürülebilecek malzeme var senaristlerin ellerinde. Hatta Warehouse 13'in şimdiye kadar izlediğim hiçbir sezonu doldurmalık, saçma veya sıkıcı değildi. Ama sanırım, diziyi senaryo bakımından en iyi zamanında sonlandırmak da bir başka seçenek. Warehouse 13, olsa daha da izlerim dediğim, izlemesi heyecanlı ve eğlenceli dizilerdendi. Ama, elimde dizinin izleyecek başka bölümü olmadığı için Eureka isimli diziye bir bakmayı düşünüyorum. Duydum ki Warehouse 13 ile Eureka aynı kanalda, Syfy'da yayımlanıyormuş ve bu iki dizinin evrenlerinde bazı geçişler yapılmış. Çok fazla bir şey beklemiyorum, ama en azından birkaç tanıdık sima görmek, iyi olabilir :)


Gotham'a başlayalı çok oldu, ama diziyi büyük bir heyecanla izlemeye ancak 6. bölümle başlayabildim. O bölüme kadar dizi giriş havasındaydı sanki, o malum olaydan sonra birçok şey yerine oturmaya başladı. 6. bölüme kadar bölümleri zar zor izlemiştim. Diziyi şu anda düzenli olarak takip ediyorum. Zaten bu aksiyonla, dizinin yeni bölümüne gün saymamak elde değil.


Firefly'a yaz aylarında şöyle bir bakıp diziyi kenara ayırmıştım. O anda nedense ilk bölümüyle beni kendine bağlayamamıştı. Sonra ise bir bağlandım ki, sormayın... Bitmesin diye haftada bir bölüm izlemeye çalışsam da sonunda dayanamayıp son 3 bölümü arka arkaya izledim. Daha doğrusu, vizeler araya girdi ve sezon finalini vizelerden sonraya bırakmak zorunda kaldım. Sezon finalinden sonra da Serenity'yi izleyerek bu devri de kapatmış oldum.

Firefly'ın methini çok duymuştum. Sadece 1 sezoncuk sürmesine rağmen o süre zarfında kendisine feci derecede bağlı bir kitle oluşturduğu; dizinin bitimiyle de o kitlenin çılgına döndüğü hakkında birçok yazı okumuştum. Bir dizi bu kadar da abartılamaz diye düşünerek geçtim ekranın başına ve bir kez daha, her bölümü "Neden bunu daha önce izlemedim!" nidalarıyla izledim.

Öncelikle, dizinin yaratıcısının Joss Whedon olduğu gerçeğiyle başlıyorum. Bakın, daha bu bilgiyle dizinin ne kadar muhteşem olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Saat olmuş 20.00, ben aklımı yormam diyorsanız ben size söyleyeyim; dizi muhteşemin muhteşemi olma potansiyeline sahip! Dizinin detaylıca planlanmış, orijinal bir senaryosu var; karakterleri de aynı şekilde. Oyuncular deseniz, onlar da şimdi birçok büyük yapımda yer alan, başarılı kişiler. Diziye biraz daha zaman verilseydi, Joss Whedon harikalar yaratabilirdi. Serenity'yle fazlaca aceleye gelmiş ama bir o kadar da harika bir kapanış yapılsa da Firefly, planlandığı gibi 7 sezon sürseydi çok daha iyi olabilirdi.

Dizi, bilim kurgu türünde; hem de nasıl bir bilim kurgu... Araya biraz da western serpiştirildiğini duyunca, ortaya çok komik bir şey çıkacağını düşünmüştüm ama tabii ki yine yanıldım. Bilim kurgu denilince aklıma her şeyin aşırı fütüristik tarzda olduğu bir dünya geliyordu. Firefly, aklımdaki bu klasik bilim kurgu görüntüsünü yıktı geçti. Diziye böyle deli olmamın bir nedeni de bu, aslında. Bayılarak okuduğum/izlediğim bu türe çok farklı açılardan bakmamı sağladı. Sırf, içerdiği bir miktar farklılıkla bende böyle bir değişim yaratabiliyorsa, bu evrenle ilgili izlediğim 14 bölüm+1 film sonrası olanları siz tahmin edin.

Lafı yine çok uzattım sanırım ve yazı biraz da benim fangirllüğüme doğru kaymaya başlıyor :D En iyisi ben size Firefly'ı de tavsiye ederek yazıyı sonlandırayım. Bir de, Serenity'nin çizgi romanı çıkacakmış tekrardan. Şimdilik gözüm onların üstünde, gerçekleşmesine pek ihtimal vermesem de çizgi romanlarını almayı çok istiyorum, ama bakalım :)

post signature

8 Kasım 2014 Cumartesi

Tess Gerritsen İmza Günü | D&R Forum Bornova


Tess Gerritsen'ın İzmir'e de geleceğini duyunca heyecandan ne yapacağımı şaşırmıştım. Yazarın, geçen sene İstanbul'da, yine bir D&R mağazasında imza günü düzenlenmişti ve o zamandan beri kendisinin İzmir'e de gelmesini istiyordum. Sonunda, iki hafta kadar önce Martı Yayınları, İzmir'de de imza günü düzenleneceğini duyurdu. Ben de burada bahsettiğim kitap alışverişini gerçekleştirdim ve toplam 5 kitapla imza gününe katıldım.


Yorum Durağım'dan Damla, ben ve kardeşim İrem saat 14.00 gibi Forum Bornova'ya gittik. Aslında daha erken orada olmayı planlamıştık ama biraz da benim yüzümden geç kaldık :D D&R'a vardığımızda, yukarıdaki resimde de görüldüğü üzere, insanların erkenden gelmiş olduğunu gördük. Yarım saat sonra sıranın arkasına baktığımızda en az 2-3 katı kadar uzadığını fark ettik.


Tess Gerritsen, 15.00'ten biraz daha erken geldi. Gelir gelmez de sırada bekleyenlere el salladı ve kitapları imzalamaya başladı. Yazının devamında, imza gününe ait birkaç fotoğraf daha bulabilirsiniz.




Sıraya gireli bir buçuk saat olmadan, imza sırası bize geldi. Kitaplar kim(ler)in adına imzalanacaksa Tess Gerritsen'ın yanındaki görevliye ismi/isimleri söyledik, o da bir kağıda yazıp yazara gösterdi. Böylece adımı heceleme derdinden de kurtulmuş oldum. Gerçi ben, yazarın geçen sene İstanbul'daki imza gününden sonra, belki İzmir'e de gelir umuduyla adımı İngilizce olarak hecelemeyi ezberlemiştim :D



Yazarla ve görevliyle, kitapları imzalamadan önce ve imzaladıktan sonra kısaca konuştuk. Bu konuşmada Tess Gerritsen'ın, geçen seneki imza gününe katılanların dediği kadar kibar ve sevecen olduğunu da anladım. Sıranın çok uzun olması nedeniyle bu konuşma sadece birkaç cümlelikti, yine de benim için unutamayacağım bir anı oldu.


post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...