30 Nisan 2014 Çarşamba

Bu ay ne(ler) okudum (Nisan/2014)


Nisanda derslerim inanılmaz yoğundu, bu yüzden okuduğum kitapların yorumları biraz gecikti. Sık sık yorum yazmakla yeni kitaba başlamak arasında kalsam da tercihim genelde kitap okumaktan yana oldu :D Bu yoğunluğa rağmen tempomu korumayı başardım ve 4 kitap okudum.


Nemesis, kış bitmeden çay-battaniye ikilisiyle okuduğum kitaplardandı. Harry Hole'un kitaba kattığı o hava ve kurgunun sürükleyiciliği sayesinde kitabı birkaç günde bitirdim. Kitabı, polisiye severlere tavsiye ediyorum :)

Saksı Olmanın Faydaları'nı daha önce okumayı planlamıştım. Kitabı, kitaplığımda arka kısma koyduğum için okumayı unutmuşum. Birkaç hafta önce kitap gözüme takıldı, anlık bir kararla kitabı okudum. Bunun daha önce filmini izlemiştim ve çok sevmiştim. Kitabını ise daha çok beğendiğimi söyleyebilirim.

Yürüyen Kentler'i çok değil, bir hafta önce kitap fuarından almıştım. Zaten uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı, daha fazla beklemek istemedim ve aldığımın ertesi günü okumaya başladım. Kitap çok akıcı olduğu için -o hafta sunumlarım olduğu halde- bir haftadan kısa bir sürede bitirdim :)

Tehlikeli Diyardan Öyküler, nisan ayının son gününde, yani bugün bitirdiğim bir kitap :) Nisanın bitimine birkaç gün kala kitaba başlamıştım. Kitap, beklediğimden biraz farklı çıksa da severek okudum.

Nisan ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

29 Nisan 2014 Salı

Yorum: Jo Nesbo - Nemesis (Harry Hole, #4)

Tür: Gerilim, Gizem, Polisiye
Goodreads Puanı: 3.94 (14.800 oy)
Orijinal Adı: Sorgenfri
Yayınevi: Doğan Kitap
Çeviri: Dost Körpe
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 516
DÜNYADA ROMANLARI 15 MİLYON SATAN İSKANDİNAV POLİSİYESİNİN 1 NUMARASI JO NESBO

Çağdaş polisiyenin en etkileyici başkahramanlarından Harry Hole ile tanışın...

Oslo'da bir banka soygunu sırasında banka görevlisi öldürülünce, Dedektif Harry Hole soruşturmaya dahil olur. Harry, hiçbir iz bırakmayan soyguncunun peşindeyken, eski kız arkadaşı Anna'nın yemek davetini kabul eder. Akşam yemeğinin ertesinde kendi evinde uyandığında, son 12 saatte neler olduğunu anımsayamadığını fark eder. Anna ertesi gün ölü bulunur, çok geçmeden o geceden haberdar olan biri Harry'yi tehdit etmeye başlar.
Harry Hole hem kendini temize çıkarmak, hem de devam eden banka soygunlarını durdurmak zorundadır.

"Nesbo'nun romanları çılgınca bağımlılık yaratıyor."
-Vanity Fair

"Yeni Stieg Larsson."
-Independent
Nemesis'i de Buz Prenses gibi D&R'ın 9.90'lık kampanyasından almıştım. Kitabı kış aylarında okumayı planlamıştım fakat yoğunluktan dolayı okuyamadım ben de kitabı okumayı sonraki kışa bırakmamak için Buz Prenses'in ardından okudum.

Başından sonuna kadar heyecan dolu bir polisiye okudum desem, abartmış sayılmam sanırım. Genelde, her tür kitabın ilk sayfalarında biraz da olsa sıkılırım; ama bu durum polisiyelerde daha da kendini gösteriyor. Fakat Nemesis'te aksine, beni kitaba bağlayan o heyecan dolu ilk sayfalardı. Ortalara doğru ara ara sıkılsam da merakımdan, kitabı elimden bırakamadım.

Polisiyelerde asıl konudan uzaklaşılıp ana karakterin ilişkilerine, hayatına bolca yer verilmesini sevmiyorum; kitabın gereksiz yere uzatıldığı hissini veriyor bana. Nemesis'te ise Jo Nesbo, bu durumu oldukça iyi idare etmiş. Harry'nin hayatı ile ana cinayet arasında bir bütünlük var, aralarında sağlam bir bağ olmasa da bu iki konu birbirini destekliyor ve ortaya Nemesis'i çıkarıyor.

Ana cinayet dışında başka hikayelere de bolca yer verilmesi, beni sıkmadı. Yazar, bütün olayları öyle zekice kurgulamış ki kitabı bitirdikten sonra diğer hikayelerin de ana cinayet gibi bulmacanın birer parçası olduğu anlaşılıyor.

Harry Hole'un o farklı havası da kitabı severek okumamı sağlayan bir diğer etmen. Karakterin bakış açısı ve tavırlarının doğallığı daha ilk bölümde bana çarptı zaten; hemencecik ısınıverdim karaktere. Aynı şekilde yazarın üslubunu da çok sevdim. Bu yüzden olsa gerek,  Harry Hole ile kitabın yazarı Jo Nesbo'yu bütünleştirmişim. Kitabı okurken sık sık Harry Hole olarak Jo Nesbo'yu gözümde canlandırdım.

Nemesis, Harry Hole serisinin 4. kitabı, bu yüzden de ister istemez olaylara ortadan dalmış oldum. Bu, kitaptan kaynaklanan bir olumsuzluk olmasa da bahsetmeden edemeyeceğim. Kitapta geçen bazı olayların geçmişte yaşandığını anlıyorum fakat olayı tam olarak bilmediğim için o kısımlar yarım kalıyor. Yine de kitabın akıcılığı sayesinde Harry Hole'un geçmişi ve yaşadıkları o kadar da aklıma takılmadı.

Sürükleyici kurgusu, özgün ana karakteri ve üslubuyla Nemesis, favorilerim arasına girdi. Polisiye türünü sevenlere Nemesis'i kesinlikle tavsiye ediyorum.



İntikam. İlkel mi? Kesinlikle hayır. İntikam düşünen adamın refleksidir; şimdiye kadar hiçbir hayvanın ulaşmayı başaramadığı bir evrim düzeyini gerektiren, karmaşık bir eylem ve tutarlılık karışımıdır. Evrimsel açıdan konuşursak, intikam alma pratiği öyle verimli oldu ki sadece en intikamcılarımız sağ kalmayı başarabildiler. İntikam ya da ölüm.





post signature

28 Nisan 2014 Pazartesi

Yorum: Camilla Läckberg - Buz Prenses (Fjällbacka, #1)

Tür: Gerilim, Gizem, Polisiye
Goodreads Puanı: 3,65 (17.183 oy) 
Orijinal Adı: Isprinsessan
Yayınevi: Doğan Kitap
Çeviri: Elif Günay 
Basım Yılı: 2012
Sayfa Sayısı: 400
Avrupa'nın en çok okunan polisiye yazarlarından, romanları 25 dile çevrilen İsveçli yazar Camilla Läckberg şimdi Türkçede.

Yazar Erica Falck anne babasının ani ölümünden sonra, çocukluğunun geçtiği Fjällbacka kasabasına döner. Beklenmedik bir rastlantı sonucu, yıllardır görmediği çocukluk arkadaşı Alex'in cansız bedenini bulur. Güzeller güzeli Alex buz gibi evinde, küvette yatmaktadır, bilekleri de kesiktir.
Erica, Alex'in ailesinin isteğiyle onun hakkında bir anı yazısı hazırlamaya girişir. Erica'nın yıllar boyunca uzak kaldığı dostu hakkındaki merakı giderek takıntıya dönüşürken, kasabanın dedektifi Patrik Hedström de davayla ilgili şüphelerinin izini sürmektedir. Yolları kesişen Erica ile Patrik karşı konulmaz biçimde birbirlerine doğru çekilirken, bir yandan da küçük kasabanın büyük sırrını çözmeye doğru adım adım ilerlerler.

"Camilla Läckberg polisiyenin kraliçesi."
-Bild am Sonntag

"Läckberg korkunç sırların üstünün asla tamamen örtülemeyeceğini ve susmanın ruhu nasıl öldürdüğünü ustalıkla anlatıyor."
-Publisher's Weekly

"Elinizden bırakamıyorsunuz. Läckberg sonuna kadar heyecanı koruyor."
-Viva
Polisiye kitapları kışın okumayı seviyorum; battaniyenin altına girip elimde bir kupa çayla ipuçlarını takip etmek, katili yakalamak pek zevkli oluyor :) Havalar ısınmadan elimdeki polisiyeleri biraz olsun azaltayım diye Buz Prenses'e başlamıştım. Kitabı, uzun zaman önce D&R'ın 9.90'lık kampanyasından almıştım. Kitabı bitireli tam bir ay oluyor fakat derslerin yoğunluğundan dolayı yorumunu yazamamıştım.

İskandinavya coğrafyası ilgimi çektiğinden olsa gerek olayların İskandinav ülkelerinde geçtiği polisiye romanlar daha çok ilgimi çeker. Nitekim, kitapta ilgimi çeken ilk şey de yazarın İsveçli olmasıydı. Kitabı çok fazla incelememiştim; konusunu okumadan, sadece türüne bakıp aldım kitabı. Kitaptan çok fazla beklentim olmadığı için de severek okudum.

Polisiye romanlarda tahmin edilebilirliğin, kitabın heyecanını ve akıcılığını azalttığını düşünüyorum. Neyse ki Buz Prenses'te böyle bir durumla karşılaşmadım. Katil, ummadığım birisi çıktı ve kasabanın sırları ile bu sırların cinayetle ilişkisi hiç beklemediğim bir şekilde birbirine bağlandı.

Yazarın cinayetle ilgili konuları birbirine bağlayışını başarılı buldum. Başlarda, kasabanın sakinleri ve bu kişilerin sırlarıyla cinayet arasındaki ilişkiyi çözemediğim için bu kısımları gereksiz bulmuştum. Kitabı bitirince tekrar düşündüm ve neredeyse her karakterin başarılı bir şekilde olay örgüsüne dahil edildiğini fark ettim.

Gereksiz bulduğum bazı karakterler ve olaylar da oldu, tabii. Örneğin, ana karakter Erica'nın kız kardeşiyle arasındaki ilişkiye gereğinden fazla yer verildiğini düşünüyorum. Ayrıca Erica'nın kız kardeşinin olayının bir sonuca bağlanmaması, yarım kalması da beni rahatsız eden durumlardan biriydi. Buz Prenses, bir serinin ilk kitabı olduğu için belki de yazar bunu sonraki kitaba bırakmış olabilir, bilemiyorum; ama Erica'nın kız kardeşinin de diğer karakterler gibi bir kapanışı hak ettiğini düşünüyorum.

Kitabın ana karakteri Erica'nın bir özelliğine değinmeden geçemeyeceğim. Bir şekilde mükemmel olduğu hissettirilen karakterlere öyle alışmışım ki... Yazar, Erica'nın bir zamanlar çok yakın olduğu çocukluk arkadaşının ölümü üzerinden prim yapacağını ve bu yüzden kendini iki yüzlü biri olarak gördüğünü yazmış. Yazarın, Erica'nın bu ikilemini geçiştirmemesi hoşuma gitti. Bu olay biraz ayrıntıya kaçıyor, biliyorum fakat yıllar sonra kitabı elime alınca hatırladığım ilk şeyler de yakaladığım bu ayrıntılar oluyor.

Akıcı kurgusu ve ustaca ilişkilendirilmiş karakterleriyle Buz Prenses, severek okuduğum bir polisiyeydi. Kitabın eksiklikleri olsa da, yazarın yazdığı ilk roman olduğu göz önünde bulundurulmalı diye düşünüyorum.



Eskiden onu sevmek bir peçeyi sevmeye benziyordu. Tutması zor, saydam, baştan çıkarıcı bir peçe. Onu son gördüğünde peçe esrarını kaybetmişti, geriye bir tek bedeni kalmıştı. Ama bu onu erişebilir kılmıştı. İlk kez, onun kim olduğunu anlayabileceğini düşündü. Katılaşmış, donmuş uzuvlarına dokunmuş ve bu donmuş hapishanenin içinde hâlâ kıvranan ruhunu hissetmişti. Onu daha önce hiç o zamanki kadar çok sevmemişti.





post signature

27 Nisan 2014 Pazar

19. İzmir Kitap Fuarı


Uzun bir aradan sonra herkese merhaba :) Son birkaç haftadır yoğunluktan dolayı blogumla ilgilenemiyorum, fakat her fırsatta kitap okumaya çalışarak bu durumu telafi ediyorum :) Özellikle bu hafta içi derslerim çok yoğundu. Neyse ki bu yoğunluk biraz olsun hafifledi de kendimi fuara atabildim.

Fuarın ilk günlerinde Yorum Durağım'dan Damla ile buluşup fuarın nabzını bir yoklayalım dedik :) Birkaç gün sonraya sunumlarım olduğu için o günler ruh gibi gezdiğimden ne fuardan tat alabildim ne de fotoğraf çekebildim. Ama sunumlarım biter bitmez kendimi kitapların arasında kaybettim :D

Cuma günü ve dün kitap fuarındaydım. Cuma günü yoğunluk az olsa da cumartesi günü fuar bayağı kalabalıktı. Dün, Damla ve Kitap Avcısı'ndan Elçin ile birlikte yazar Müge İplikçi'nin söyleşisine katıldıktan sonra Yabancı Yayınları'nın standındaydık. Hem fuarı gezdik hem de stand görevlisi olduk ^_^ Ayrıca Tuğçe'nin Kitaplığı'ndan Tuğçe de Yabancı Yayınları'ndaydı. Daha sonra, Pegasus'un standında görevli olan The Reading Lady'den Onur, Sui Generis'ten Hülya, The Codex'ten Gizem ve Kitap Karnavalı'ndan Duygu ile tanıştık :) Bu seneki fuarın o eski havası ve indirimleri olmasa da en çok sevdiğim ve eğlendiğim fuar, bu senekiydi :)

Fuardaki genel indirimler %20-25 arasında değişiyor. Bazı yayınevleri belirli sayıda veya fiyatta kitap aldığınız takdirde %30-35'e varan indirimler yapabiliyor. Aynı şekilde kitap setlerinde de indirimler mevcut. Dex'in her sene olduğu gibi bu sene de 4 ve 9 liralık kitapları vardı ama bu kitaplar, geçen seneye kıyasla daha az sayıdaydı. Koridor Yayınları'nın ve Martı Yayınları'nın 10-15 liralık kitapları mevcuttu. Timaş Yayınları ve Can Yayınları'nda %30 indirimli kitaplar bulabilirsiniz. Fuara gittiğinizde mutlaka ON8'in standına uğrayın, derim. Kitaplar genel olarak 10 lira ve stand görevlileri oldukça ilgili :) Biz ON8'den kitap alırken sohbet edip ON8 kitapları hakkında konuştuk ^_^








Fuarın indirimlerinden tatmin olmamama rağmen geçen seneye kıyasla daha çok kitap almışım. Fuara 3 gün gittim ve bu 3 günde kitaplığıma toplam 21 yeni kitap katıldı. İhanet Altını, Ağaçtaki ve Doctor Who Shada dışındaki kitapları kendim aldım. Aynı Yıldızın Altında'yı ise John Green setinde olduğu için aldım, o kitabı muhtemelen birine hediye edeceğim :)

Minik bir not: Aldıklarımdan Yürüyen Kentler'i bitirdim bile :) Yorumu, okuduğum fakat henüz yazmadığım diğer kitapların yorumlarıyla birlikte en kısa zamanda bloga eklenecek ;)



post signature

12 Nisan 2014 Cumartesi

Yorum: Agents of S.H.I.E.L.D. - 1. Sezon 17. Bölüm


Uzun zamandır dizi yorumu yazmıyordum. Art arda o kadar çok dizi izliyorum ki yorumu sıradaki diziyi izledikten sonra yazarım diye ertelemekten unutuyorum. Başlarda bu durum içime çok dert olsa da üşengeç yanım bir süre sonra kontrolü ele aldı ve izlediğim dizilerin yorumlarını yazamamayı normal bir şeymiş gibi karşılamaya başladım. Ama artık üşengeçliğimden kurtulup buna dur diyorum ve dizi yorumu yazmaya Agents of S.H.I.E.L.D. ile başlıyorum :)

Aslında bu bölümü 3 gün önce izlemiştim. Ama dizideki o olay beni öyle bir sarstı ki... Bölümün senaryosunu gayet başarılı buldum, hatta izlediğim en iyi Agents of S.H.I.E.L.D. bölümüydü bile diyebilirim. Ama o olay yok mu... Üstünden 3 gün geçmesine rağmen olanları hâlâ sindiremedim. Dizinin bu bölümünü henüz izlemeyenler okumayı kesip sayfayı hemen terk etsin. Zira birazdan en şok edicisinden bir spoiler bombardımanına maruz kalabilirsiniz. Bölümü izledikten sonra buraya gelip o malum olay hakkında yorumlarınızı bırakabilirsiniz, dilediğimizce konuşup dedikodu yapabiliriz ^_^



Devamı spoiler içerir.



Bilmemkaç bölümdür Clairvoyant/Kâhin üzerinden yürüyordu olaylar. Her taşın altından Kâhin'in çıkması beni biraz sinir etmeye başlamıştı. Geçen bölümde Ajan Ward'ın vurduğu kişinin gerçekten de Kâhin olmadığını tahmin etmiştim. Ama Kâhin'in gerçekten kim olduğunu öğrenince çok şaşırdım. Geçen bölümü öyle bir yerde bırakmışlardı ki Victoria Hand'in Kâhin olduğunu sanmıştım. Dizinin böyle ters köşeye yatırmasını seviyorum :) Herkes birbirinden şüphelenirken gerçek düşmanın bambaşka biri çıkmasını daha çok seviyorum :D

May'in Nick Fury'ye rapor verdiği biraz barizdi, zaten. May, asıl hain olmasa da Tahiti olayını ta en başından beri bildiğini ve Coulson'la paylaşmadığını öğrendiğimde ben bile ihanete uğramış gibi hissettim; Coulson'ın neler hissettiğini düşünemiyorum.

Nick Fury demişken... Dizide birkaç kez daha MARVEL filmlerine göndermeler yapılmıştı; bu sefer de Captain America: The Winter Soldier'dan bahsedildi kısaca. Bu bölümü izlemeden önce filmi izlemekte yarar var, yoksa bazı bilgilere takılıp -Fury'nin nasıl öldüğü, ölümünün bir aldatmaca olup olmadığı gibi- dizideki olayları kaçırabilirsiniz.


Gelelim bölümün bombasına... WARD!!! O adam nasıl da sinsi, iki yüzlü, içten pazarlıkçı herifin tekiymiş de haberimiz yokmuş. Bir de May'in yaptığı şeyi öğrenince yattığı bunu-nasıl-yaparsın ayakları yok mu... Eh, Ward'ın hocasından beklerim böyle bir şeyi; adamdan resmen tekinsizlik akıyor. Ama, Ward? Victoria Hand'in Ward'ın eline silahı verdiği andan itibaren geçirdiği değişim -ya da gerçek yüzünü gösterişi mi demeliyim- beni şok etti. Hatta o ilk şok anında acaba, dedim... Acaba Ward gizli gizli ajan mı? Belki de HYDRA'nın içinde S.H.I.E.L.D. ajanıdır. Ama sonra Ward'ın bölümün sonundaki o tüyler ürpertici ne yaptığını bildiğini anlatan bakışını gördüm ve adamın bütün yaptıklarının, yaşadıklarının, hissettiklerinin yalandan ibaret olduğunu anladım. Bütün o Skye-benim-için-çok-önemli-onu-korumak-için-her-şeyi-yaparım tavırları, bundan-kurtulursak-takılırız sözleri ve daha nicelerinin yalan olduğunu öğrenince Ward'ı alıp bir kaşık suda boğasım geldi. Takımın, Ward'ın gerçek bağlılığının nereye olduğunu öğrenince hissedeceği aldatılmışlığı düşündükçe üzülüyorum. Umarım senaristler Ward'ın bedenini ele geçiren bir çeşit HYDRA teknolojisi filan yazmayı düşünürler, yoksa gelecek bölümlerde çok pis şeyler olacak.

post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...