31 Ağustos 2015 Pazartesi

Bu ay ne(ler) okudum (Ağustos/2015)


Yaz tatili benim için ağustosun son günü bitiyor. Aslında dersler başlayana kadar birkaç haftam daha var; ama artık sonbaharda olacağımız için ona yaz tatili diyemiyorum pek... Önümüzdeki günlerde yine bu ağustosta yaptığım gibi, bol bol kitap okumaya çalışıp tatilin son günlerinin keyfini çıkaracağım :)

Ağustosun yarısından fazlasını stajda geçirdim ve inanılmaz keyif aldım; hem öğrendim hem eğlendim. Aralarda ve yollarda ise kitap okudum. Eve gelince duştu, yemekti derken dizi izleyecek çok zamanım olmadığından ağustosu kitap ayı olarak geçirdim ve tam 6 kitap okudum.


Fantastik Işık, Diskdünya'nın ikinci kitabı. Evde bir türlü elimin gitmediği bu kitabı yollarda öyle bir hevesle okudum ki... Serinin ilk kitabı gibi komik, sürükleyici ve okuması çok eğlenceliydi. 3. kitabı alıp okumayı dört gözle bekliyorum ;)

Kuyucaklı Yusuf, kitap adı dışında hiçbir şey bilmeden okuduğum, belki de tek kitaptı. Yine bir Sabahattin Ali mükemmelliğiyle karşılaştım; kitap, her şeyiyle olağanüstüydü.

Petekgözlü Adam ise aynı türdeki kitapları okumaktan sıkıldığım bir dönemde imdadıma yetişti. Biraz sıkılsam da severek okuduğum kitaplar arasındaki yerini aldı.

Kuşatma ve Fırtına ile Çöküş ve Yükseliş, Grisha üçlemesinin 2. ve 3. kitapları. Bir seriyi daha bitirdiğim için buruk bir mutluluk duyuyorum ^_^ Kitaplar için mükemmeldi demek isterdim ama 2. kitapta bir şeyler eksikti sanki; 3. kitabın ise sonu beni pek tatmin edemedi.Yine de, iki kitabı da heyecanla okudum.

Muhteşem Gatsby, çok uzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi. Yazarın üslubuna ve betimlemelerine hayran kalsam da, kitap çok kısa geldi bana; tadı damağımda kaldı. Bunu, yazarın diğer kitaplarıyla geçirmeyi düşünüyorum :)

Ağustos ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

28 Ağustos 2015 Cuma

Yorum: Sabahattin Ali - Kuyucaklı Yusuf

Tür: Aşk, Dram, Klasik, Türk Edebiyatı
Goodreads Puanı: 4,10 (3.457 oy)
Orijinal Adı: -
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları
Çeviri: -
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 224
"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikâyesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf'ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözümüzde canlandırır.
Sabahattin Ali'yi Kürk Mantolu Madonna ile tanımıştım. Buradaki Kürk Mantolu Madonna yorumumda da söylediğim gibi, bu yaşıma kadar hiçbir kitabını okumadığım için kendime feci kızmıştım. Çünkü kendisi, Türk romanlarına bakış açımı öyle bir değiştirdi ki... Yazdığı bütün eserleri okumayı aklımın bir köşesine not etmiştim; arayı biraz açsam da, sonunda geçtiğimiz haftalarda bir başka romanı olan Kuyucaklı Yusuf'u okuyup bitirdim.

Öncelikle, Kuyucaklı Yusuf'u sadece adını bilerek okumaya başladığımı söylemek istiyorum. Kitabın ne konusuna ne de türüne bakıp incelemiştim. Öyküler genel olarak bana yetmeyen, hemencecik biten bir yazım türü olduğu için Sabahattin Ali'nin ilk önce romanlarını okumak istemiştim ki zaten kendisinin 3 tane romanı var. Eh, birini zaten okumuştum, İçimizdeki Şeytan için de geçen sene okuma şevkimi destekleyecek yorumlar pek duymadığımdan dolayı Kuyucaklı Yusuf'u aldım.

Sanırım ilk defa bir kitaba, hakkında kitap ve yazar adı dışında hiçbir şey bilmeden başlamıştım. Bu yüzden de kitap benim için tam bir şok oldu. Kitabın adından yola çıkarak kitabı kendimce bir tür ve konuya oturtmaya çalışmıştım. Ben bir kır romanı beklerken kitaptan bir aşk hikayesi çıktı. Şaşırdığım için olsa gerek, ilk sayfalar hiç sıkıcı gelmedi; aksine büyük bir heyecanla okudum.

Buna ek olarak, kurgunun şaşırtma unsuru da yüksekti. Biraz kurguda yer alan sürprizler biraz da konuyu bilmemenin etkisiyle iyice meraklandım ve sayfaları ardı ardına çevirdim. Kitap da sürükleyici olunca kitabı bitirmemek için kendimi zor tuttum, diyebilirim.

Sabahattin Ali'nin betimlemelerini çok seviyorum; böyle her bir ayrıntıyı gözünüzün önünde canlandırırken aynı zamanda onlara yüklenen duyguları hissedebiliyor, düşünceleri görebiliyorsunuz. Sizi bilmem ama ben, kitabın içine girip o sahnenin bir parçası oluyorum sanki... Hele bir de kitabın akıcılığı fazlaysa, o kitabın içinden çıkamıyorum :D Kuyucaklı Yusuf'ta da aynı şeyleri yaşadım, kitabı elimden bırakmam çok zor oldu.

Kuyucaklı Yusuf'un dili Kürk Mantolu Madonna'dan daha hafifti. Bu yüzden Sabahattin Ali'yi ilk kez okuyacak olanlara Kuyucaklı Yusuf'u tavsiye edebilirim; güzel bir başlangıç olabilir. Ayrıca kitabın sonunda yer alan son söz de mutlaka okunmalı; Kuyucaklı Yusuf'u yazıldığı dönem içinde ele alan inceleme niteliğinde bir yazı.

Kuyucaklı Yusuf gerek betimlemeleri gerek kurgusu, kısacası her şeyiyle mükemmel bir kitaptı. Sabahattin Ali ile henüz tanışmadıysanız, Kuyucaklı Yusuf'la başlamanızı tavsiye ederim. Aslında, Sabahattin Ali'ye hangi kitapla başladığınızın pek önemi yok; zaten zamanla bütün kitaplarını okuyup kendisini ayrı bir yere koyacağınızı düşünüyorum.



Zaten, bir felakete sukûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür...





post signature

27 Ağustos 2015 Perşembe

Yorum: Wu Ming-Yi - Petekgözlü Adam

Tür: Çağdaş/Modern, Gizem
Goodreads Puanı: 3,69 (374 oy)
Orijinal Adı: The Man with Compound Eyes
Yayınevi: Kahve Yayınları
Çeviri: Seda Çıngay
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 328
Ölmeye karar vermiş, ölmek için bütün hazırlıklarını tamamlamış bir kadın; okyanusun uçsuz bucaksızlığında tek başına yaşayan hayali bir adadan gelen bir delikanlı. Tsunami, dünyadaki bütün insanların attığı çöplerden oluşan muazzam bir Çöp Girdabı’nı Tayvan kıyılarına çarptığında ikisinin yolları beklenmedik biçimde kesişiyor, onlarınkiyle birlikte çevrelerindeki insanların hayatları katman katman açılarak gözlerimizin önüne seriliyor. Sadece bu hayatlara değil, Tayvan’a da yakından bakıyor, oradan çevreci harekete ve dünyayı nasıl hızla, geri dönülemez biçimde tüketip mahvettiğimize uzanıyoruz.

Şafakla birlikte ispermeçet balinasına dönüşen ada ruhları, tırmanılacak dağ yolları, kentsel dönüşüm, Aborjin halkları, akdarı şarabı, Orman Kilisesi, efsaneler, masallar, böcekleri seven kayıp çocuk, şarkılar, hepsinin içinden kuyruğu havada gururla geçen siyah-beyaz kedi ve Petekgözlü Adam.

“İnsanlar yaşamak için başka organizmaların hafızalarına güvenmek zorunda olduklarını fark etmiyorlar. Çiçeklerin yalnızca göz zevkinizi okşamak için rengârenk açtığını varsayıyorsunuz. Yabandomuzunun yalnızca sofranıza et sağlamak için varolduğunu. Balığın, yemi sırf sizin hatırınız için kaptığını. Uçuruma düşen bir taşın hiç önemi olmadığını. Dereden su içmek için başını eğmiş bir sambar geyiğinin hiçbir şeyi açığa vurmadığını... Halbuki aslında herhangi bir organizmanın en ufak bir hareketi bile ekosistemde değişiklik demektir.” Petekgözlü adam derin derin içini çekip “Ama bundan farklı olsaydınız, insan olmazdınız” diyor.

Ursula K. LeGuin
Bu roman gibisini hiç okumadık. Hem de hiç. Güney Amerika büyülügerçekçiliği verdi bize, Tayvan ne veriyor? Yeni gerçekliğimizi ifade etmenin yeni bir yolunu, güzel, eğlenceli, ürkütücü, inanılmaz bir yolunu. Wung Ming-Yi insanın kırılganlığıyla dünyanın kırılganlığına korkusuz bir şefkatle yaklaşıyor.
Okunacak kitaplarımın benzer türlerde olduğunu fark edince, daha kitapları elime almadan bir sıkıntı basmıştı beni. Ben de biraz farklılık olsun diye kısa bir zaman önce raflardaki yerini alan Petekgözlü Adam'a başlama kararı almıştım. Olaylar beklediğimden biraz farklı gelişse de genel olarak kitabı sevdim ^_^

Farklı kültürlerle tanışmayı sevdiğim için kitaptaki olayların geçtiği yerleri, betimlemelerini büyük bir iştahla okudum. Özellikle ilk sayfalar, bu kültürlerle bir nevi tanışma bölümleriydi; bu kısımlarda fazla aksiyon olmayınca biraz sıkılır gibi olmuştum ama yeni bir şey öğrenme heyecanı bunu az da olsa bastırdı.

Kitabın kurgusu beklediğimden çok daha başarılıydı. Olay örgüsünün ne kadarı kurgu ne kadarı gerçek, bir fikrim yok; gerçekten yaşanan bazı olaylar da kullanılmıştı ama bir kısmının da kurgu olduğunu düşünüyorum. Yine de yazar, her şeyi oldukça gerçekçi bir biçimde yansıtmıştı.

Kitabın özellikle son sayfaları heyecanın tavan yaptığı, şaşırtmaca dolu bölümlerdi. Kurgunun içine ara ara böyle sürpriz olaylar serpiştirilmiş olsa da, hiçbiri son 50 sayfadaki heyecanın yanından bile geçemezdi. Gerçi, açığa çıkan bazı gerçekleri açığa çıkmadan önce verilen ipuçlarından anlayabiliyorsunuz ama yine de düşündüğünüz gibi olup olmadığını görmek için okuyorsunuz da... Petekgözlü Adam kendini her türlü okutuyor, yani :D

Başlarda biraz sıkılsam da, bir yerden sonra kitap beni içine çekmeyi başardı; sayfaları merakla çevirdim. Kurgunun alışkın olmadığım, farklı bir havası vardı; bu hava sayesinde, sıkıldığım kısımlarda bile kitaba devam etmeyi başardım. Aynı türe ait, aynı konuya sahip kitapları okumaktan sıkıldıysanız Petekgözlü Adam tıpkı benim olduğu gibi sizin de dinlenme durağınız olabilir ;)



...ancak hiç kimsenin gitmediği yerlere gidersen kimsenin daha önce görmediği renkleri görebilirsin.





post signature

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Yorum: Jack Kerouac - Yolda

Tür: Klasik, Macera
Goodreads Puanı: 3,66 (230.367 oy)
Orijinal Adı: On the Road
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Çeviri: Can Kantarcı
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 496
Neal, Kerouac, diğerleri
Kimi şair, kimi yazar, kimi serseri
Bir avuç arkadaştılar
Düzenden uzakta, başka bir hayatın peşinde
Amerika'yı baştan başa katettiler
Bazen tek başlarına, bazen bir arabaya tıkışıp dostlarıyla
Bazen bir otostopçuyla
Ya da âşık oldukları bir kadınla
Yolda özgürlük vardı
Yolda hayatın anlamı
Yolda aşk vardı ve bazen sadece seks
Yolda parasızlık, açlık vardı
Bazen çözümsüzlük, kargaşa, kalleşlik
Yolda bir arayış vardı, arayıp da bulamayış
Yolda sorular vardı, çoğu cevapsız
Ve yolda çoğu zaman masmavi bir gökyüzü
Zümrüt yeşili çayırlar
Ve sonsuz bir kızıllık vardı
Yolda caz vardı,
Cazın tanrıları ve ruhlara işleyen ritimler
Onlar "beat kuşağı"ydılar
Farklıydılar, özgürdüler, düzenin dışındaydılar
Ve hep yoldaydılar...
Beat Kuşağı tanımı ile Çıplak Şölen vasıtasıyla tanışmıştım. Geçtiğimiz yaz okuduğum Saksı Olmanın Faydaları'nda dikkatimi çeken kitaplardan biri de Çıplak Şölen'di. O zaman, kitabın basılı bir baskısı yoktu; tükenmişti. E-book olarak okumaya çalışmıştım, ama e-booklarla aram çok iyi olmadığından daha sonra devam etmek üzere yarım bırakmıştım kitabı. Ben de Beat Kuşağı'nı araştırıp öğrenebileceğim başka kitaplara yöneldim ve Yolda ile karşılaştım. Okuma süreci biraz sancılı geçse de sonunda kendimi kitaba verebildim ve sonraki kısımları büyük bir keyifle okudum.

Yorumuma geçmeden önce kitap ve kitabın basımı hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Yolda, Jack Kerouac'ın 1947-1950 yılları arasında yaşadığı yol maceralarından oluşuyor. Kısa bir süre sonra, yolculuklarında aldığı notları da kullanarak hayli ilginç bir yöntemle bu yılları daktilo ediyor ve ortaya yolu andıran 36 metrelik bir kâğıt rulosu çıkıyor. Çeşitli nedenlerden dolayı Kerouac'in rulosu birçok değişikliğe uğruyor: bazı sahneler ve konuşmalar çıkarılıyor, karakterlerin isimleri değiştiriliyor... Bu kitap, sansürsüz haline binbir güçlükle geldi. Bu yüzden orijinal ruloyu okumak -en azından benim için- bana çok şey ifade ediyor; kendimi oldukça şanslı sayıyorum.

Yolda'nın yazım şekli, alışageldiğimiz kitaplardan çok farklı. Kerouac'in bir rulo haline getirdiği sayfalar, orijinalliği korunarak basılmış. Paragrafların olmadığı roman, kaçıncı kitapta olunduğunu belirterek ayrılmış ki bu ayrımlar da yeni bir paragrafa geçilmeden yapılmış. Kitap içinde geçen ve açıklama gerektiren terimler ve deyişler işaretlenmiş; kitabın sonunda notlar olarak bir araya toplanmış. Ayrıca Ayrıntı Yayınları'nın basımında metne ek olarak Jack Kerouac, arkadaşları ve Yolda hakkında belgesel niteliğinde ayrı bir bölümler dizisi de mevcut.

Böyle kesintisiz giden cümlelerin oluşturduğu yazım şeklini ilginç bulsam da bir yerden sonra gözlerim yorulmaya başladı. Ara verdikten sonra ise kaldığım yeri bulmakta sürekli zorluk yaşadım. Fakat kendimi kaptırdıktan sonra nerede kaldığımı aramak o kadar da zor gelmemeye başladı; alıştım. Hatta o kadar alıştım ki, kitabın arkasında yer alan eklerde o durmadan akıp giden satırları aradı gözlerim...

Yazım şekli kadar üslubuyla da ilgimi çekti, Kerouac. Sanki her şey aklından daktiloya bir çırpıda dökülmüş gibi; sanki daktiloya çekmek yerine benimle konuşuyormuş, yaşadıklarını bana yanımdaymışcasına anlatıyormuş gibi geldi. Bir yerden sonra bu his, daha gerçekçi bir şeye dönüştü. Sayfaları çevirdikçe cümlelerin, kelimelerin içine düştüğümü fark ettim. Yolda'yı okuduğum süre boyunca ben de onlarla yollardaydım, sadece zaman ve mekan farkımız vardı ama zihnen ve ruhen onlarla birlikteymişim gibi hissettim. Bunun benzerini başka kitaplarda da yaşamıştım ama böylesini deneyimlememiştim. Bu kitap benim gibi üşengeç ve ev kuşu bir insanı bile her şeyi geride bırakıp kendini yollara atmak isteyecek hale getirebiliyorsa, Kerouac'in üslubunun etkileyiciliğini siz tahmin edin.

Kitaptan maksimum zevki almak için Yolda'yı caz müziklerinin eşlik ettiği uzun yollarda okumanızı tavsiye ederim. Kitabı birkaç kez evde okumayı denedim ama aynı tadı vermedi bana. Ben de yollarda, kulağımda kulaklığımla kitabın içinde kayboldum. Biraz da bu yüzden kitabı bitirmem uzun sürdü; neyse ki stajım vardı ve günlük 2 saatlik yol, Yolda için yetti.

Yolda, daha önce okuduğum hiçbir kitaba benzemiyor: doğal ve çarpıcı anlatımıyla yoğun bir kitap. Kitabın editörü Howard Cunnell'ın deyişiyle ise doğrudan, samimi, ipsiz sapsız, vahşi ve "hakiki" bir eser. Bir şekilde bir yerlere bağlı olan ama içindeki maceraperest ruhu da görmezden gelemeyen herkesin, Yolda'yı okumasını tavsiye ederim.



...ve ben ayaklarımı sürüyerek peşlerine takıldım, hayatım boyunca ilgimi çeken insanların peşlerine her zaman takıldığım gibi; çünkü benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır, yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen... ama gece boyunca maytaplar gibi yanan, yanan, yanan.





post signature

2 Ağustos 2015 Pazar

Ne(ler) Yapıyorum | 8


Cehennem sıcağının hüküm sürdüğü bir İzmir'den herkese merhaba!!! Havalar o kadar bayıcı, o kadar sıcak ki kutuplara taşınmayı düşünür oldum. Ben zaten sıcağı sevmeyen bir insanım, şu ağustos sıcakları geçene kadar evden dışarı bir adım dahi atmayı istemiyorum ama işte...

Şu sıcakların geçmesini beklerken neler yaptığıma gelelim... Uzun, hem de çok uzun bir zamandır blogla ilgilenmediğimin farkındayım. Tam yazı hazırlayacağım, sürekli bir şeyler girdi araya: hasta oldum, Türk dizilerine kapıldım, laptopum bozuldu, vs. Bu engeller ise en başta kitap okuma düzenimi bozdu, tabii.


En son Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler'i okuyup yorumlamıştım. Kitabın etkisinden kolay kolay çıkamadığım için bir 5-6 gün kendime izin vermiştim, kitap okumayacaktım. Ama daha sonra tekrar kitap okumaya başlayamadım bir türlü. Ancak geçen hafta, daha sonra okumak üzere yarım bıraktığım Jack Kerouac'in Yolda'sına başlamıştım. Kitabın konusuna uygun olsun diye de kitabı hep yolculuk ettiğim sıralarda okumaya çalıştım. Nitekim kitap birkaç gün önce, eve dönüş yolculuğumda bitti. Kitabın bana hissettirdikleri hakkında o kadar çok konuşmak ve yazmak istiyorum ki... Kitabın yorumunu acele etmeden, yavaş yavaş yazacağım. Düşüncelerim üstünde biraz düşünmem lazım, yoksa karman çorman bir duygu seli çıkacak ortaya ^_^

Yorum Cadısı'nın yeni yaş çekilişinin başlamasına birkaç gün kala gribe yakalandım. Evet, yazın ortasında grip olabiliyorum ben :D Geçen sene de benzer bir deneyim yaşamıştım, zaten. 1 hafta boyunca gözlerimi açmak ve nefes alıp vermek dışında bir şey yapmak istemedim. Bu yüzden de kitaplara ara verip dizilere sardım, yine. Altyazı okuyacak dikkati de toparlayamadığımdan Türk dizilerine bakayım dedim, demez olaydım. O günden beri ilgimi az da olsa çeken her Türk dizisine şöyle bir göz attım, birkaç bölümünü izledim. Hastayken içimdeki Türk kızı ortaya çıktı resmen; ıhlamurlar eşliğinde Türk dizilerini götürdüm durdum :D Bu eylem, iyileşince de devam etti; ıhlamurun yerini çiğdem aldı. Ben Türk dizisi sevmem, çok yapaylar filan derdim; ama o iyileşme sürecinde bir şeyler oldu bana, hala da olmaya devam ediyor.


Zaten çok fazla yerli oyuncu bilmem, bildiklerim ise çok sevdiklerimdir. Ben de yerli dizi seçimi yaparken bu kriteri göz önüne aldım. Mesela Özge Özpirinçci'yi çok beğenen biri olarak, şu an yeni sezonunun başlamasını beklediğim Aşk Yeniden adlı dizisini izledim hastayken. Bu sıralar ise her cuma ekran başına kilitlenip Kiralık Aşk'ı izliyoruz kardeşimle :D Başroldeki kız nasıl sevimli, nasıl doğal... Diziyi asıl izleme sebebim Elçin Sangu'yken, yavaş yavaş Barış Arduç'la arasındaki kimya da işin içine giriyor. Eh, tabii bir de diğer karakterlerin aralarındaki uyum ile dozunda duygularla desteklenen senaryo da var. Kısacası, ben bu diziyi final yapana kadar takip ederim gibi görünüyor. Arada böyle içinizdeki Türk kızını/erkeğini serbest bırakmanızı tavsiye ederim, değişiklik oluyor ^_^


Yabancı dizilerden ise Dominion'ı takip ediyorum, düzenli olarak. Tam sıkılmaya başlıyorum, bir yerlerden bir sürpriz çıkarıp beni kendine bağlıyor dizi. Diziyi ilk bölümlerdeki kadar şevkle izleyemesem de, diziyi izlemek için yeterli motivasyonum var şimdilik. Hannibal'ın iptal kararını öğrendikten sonra diziyi o eski hevesle izleyemiyorum artık. Birkaç yeni yabancı diziye başlasam da hiçbiri bende devam etmemi gerektirecek etkiyi bırakamadı.


Film olarak en son Jurassic World'ü izledim ve bayıldım :) Yorumunu girmek istiyorum ama muhtemelen yorum yazmadan önce en az bir kez daha izlerim filmi. Onun dışında izlediğim başka filmler vardı ama hatırlayamadım şimdi.

Önümüzdeki günlerde blogla ilgileneceğimi yazmak istedim ama geçtiğimiz hafta staja başladığım için yaklaşık bir 3-4 hafta beni buralarda göremeyebilirsiniz. Ben ise o sıralarda boş bulduğum her vakitte kitap okuyup sonradan gireceğim yorumları için notlar almakla meşgul olacağım. Arada sırada Yorum Cadısı'nın instagram hesabından fotoğraflar paylaşarak blogla bağımı koparmamayı planlıyorum.

post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...