30 Eylül 2016 Cuma

Bu ay ne(ler) okudum (Eylül/2016)


Bu sene okul hazırlığı yapmamak, tatilin daha uzun olması gerektiğiyle ilgili bir şeyler söylememek garip geliyor. Yıllardır eylül demek okul demekti, benim için. Şimdi ise, tüm bu koşuşturmacaların içine girmediğim ilk sonbaharımı yaşayacağım. Yine de, yapmam gereken başka şeyler olduğundan bu eylülün nasıl geçtiğini anladığımı pek söyleyemem :D

Okuma performansımın gittikçe düştüğünü görmek beni üzüyor. Eylülde, geçen aya kıyasla bayağı az kitap okudum. Diziler yeni sezonlarına başlayacağı için, önümüzdeki haftalarda performansımın daha da düşeceğini düşünüyorum. Ama GR hedefime ulaşmak için artık kendimi toparlamam lazım; haftada en az 3-4 kitap okumak istiyorum. Yarından itibaren eyleme geçiyorum, haydi bakalım ^_^


Gelelim bu ay okuduklarıma... İkisi çizgi roman olmak üzere toplam 3 kitap okumuşum.

Senden Önce Ben'in filmini izleyip çok sevmiştim. Bir arkadaşımın hediye etmesiyle kitap elime geçmiş oldu. Kitabı severek okusam da sonu, beni çileden çıkardı. Basım hataları ve kurgudan kaynaklı bazı ufak pürüzler olsa da kitabı, bu türü sevenlere tavsiye edebilirim.

The New Avengers: Kolektif ve House of M, kendi kendime başlattığım Avengers Maratonu kapsamında okuduğum çizgi romanlardı. Serideki her çizgi romanın ayrı ayrı yorumunu yapmak yerine, TNA'nın seri olarak incelemesini yazdım. House of M ise şimdiye kadar okuduğum en iyi çizgi romandı; hem içeriğine bayıldım hem de basımını çok beğendim. Favorilerimden biri oldu, kesinlikle!

Eylül ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

16 Eylül 2016 Cuma

Yorum: Brian Michael Bendis & David Finch - The New Avengers: Firar (New Avengers, #1)

Tür: Çizgi Roman
Goodreads Puanı: 4,02 (8.030 oy)
Orijinal Adı: The New Avengers: Breakout
Yayınevi: Gerekli Şeyler
Çeviri: Burç Üner
Basım Yılı: 2011
Sayfa Sayısı: 152
AVENGERS DAĞILMIŞTIR,
ZAMAN YENİ AVENGERS ZAMANIDIR.

Takımın en eski üyelerinden birinin saldırısı sonucu dağılan Avengers'ın yokluğunda karanlık planlar yürürlüğe konmuştur. Maksimum güvenlikli hapishane Raft'tan, Electro'nun güvenlik sistemini bozması sonucu yüzlerce süper güçlü suçlu New York'ta terör estirmek için serbest kalmıştır. Bu ortamda bir grup kahraman beklenmedik şekilde şehri kurtarmak için birlikte çalışmak zorunda kalır. Savaşın heyecanı içinde Avengers'ın boşluğunu dolduracak yeni bir takım oluşur: NEW AVENGERS.

Avengers Disassembled adlı macera ile dağılan ve Gizli Savaş ile tekrar bir araya geleceğinin sinyalini veren Avengers, şaşırtıcı karakterlerle yeniden toplanıyor. Wolverine, Captain America, Iron Man, Örümcek Adam, Spider Woman, Luke Cage ve Sentry klasik Avengers'ı 21. yüzyıla taşıyor.
The New Avengers serisi de fuardan aldığım çizgi romanlardandı. Ben aslında İç Savaş'ı okumak istiyordum. Ama çizgi romanı daha iyi anlayabilmek için öncesinde olanları da bilmem gerektiğini düşünmüştüm. O yüzden Gerekli Şeyler'in yayınladığı okuma sırasını inceleyip İç Savaş'a kadar olanları almıştım. TNA'ın ilk 4 çizgi romanı ise İç Savaş'tan önce olanları anlattığı için alınacaklar listemdeydi.

Şuradaki Yürüyen Ölüler yorumumda yaptığım gibi, TNA için de tek sayı görünümlü seri incelemesi yapmayı uygun buldum. Elimde serinin 4 sayısı olduğundan, diğer 3 çizgi romanı da okuduktan sonra Firar'ın yorumunu yazmak istedim. Kolektif'i dün bitirince kolları sıvadım ve inceleme için hazırlıklara başladım ^_^

Klasik uyarımı yapayım :D Yorumda spoiler vermedim fakat paylaştığım fotoğraflarda spoiler olabilir.


Firar, yeniden kurulan Avengers'ın oluşum sürecini işleyen bir çizgi roman. Nitekim serinin devamında, bu yeni üyelerden oluşan Avengers'ın maceraları yazılıp çiziliyor. Firar'ın kurgusunu ise beğendim; Avengers'ın bir araya gelişi, olay örgüsüne ustaca yedirilmişti. Çizgi romanda Gizli Savaş'tan bahsedilerek, olaylar arasında bağlantı kurulduğunu görmek de sevindirdi beni.

TNA'nın diğer sayılarının kurguları da güzeldi; Sentry dışındakilerin olay örgüsünü beğendim. Sentry'nin kurgusunu ise yavan buldum; hatta bu yüzden kitaba tam puan vermedim. Sentry'nin basımına bayılsam da olayların işlenişi basit gelmişti.

Kurgu bakımından favorim ise Kolektif oldu. Bunda, Kolektif'in House of M sonrası olanları anlatmasının payı büyük; zira House of M'deki o cliffhangerdan sonra, Kolektif'in sayfalarını büyük bir merakla çevirmiştim. Serinin sonraki sayılarının da benzer düzeydeki sürükleyicilikle ilerleyeceğini umuyorum.

House of M demişken... Serinin üçüncü sayısı Sırlar & Yalanlar'da bundan bahsedildiğini hatırlıyor gibiyim. Ama Gerekli Şeyler'in sıralamasında kendisi, Sırlar & Yalanlar'dan sonra geliyor. Bu konuda ufak bir kafa karışıklığım var; bilgisi olan, yazının altına yorum yazarak beni aydınlatabilir mi? Çizgi romanı okurken buna çok takılmamıştım ama, şimdi dönüp bakınca okuma sırasında bir hata olabileceğini düşünüyorum.


Serinin çizimlerini ağırlıklı olarak David Finch gerçekleştirmiş; Sentry ve Kolektif'in çizimleri ise ona ait değil. Alıştığımdan mıdır nedir, gözüm hep Finch'in çizimlerini arıyor; kendisinin kalemini daha çok beğeniyorum ben. Ama Kolektif'in çizim ve renklendirmesini de başarılı bulduğumu eklemeliyim.

İlk Firar'da gördüğüm ve TNA'nın sonraki sayılarında da karşılaştığım, çizimle ilgili hoşuma giden bir ayrıntı var... Hız, sarsıntı gibi harekete bağlı bazı değişkenleri sayfada göstermek için çizerler bulanıklaştırma tekniğini uygulamış. Yukarıdaki fotoğrafta bunun bir örneği var. Başta bu durum biraz göz yorsa da insan hemen alışıyor. Çizim ve renklerden daha fazlasını kullanarak böyle bir şey oluşturmak gerçekten de yaratıcı.

İnceleme için TNA'nın İngilizce basımlarına bir göz atmıştım da... Vurguların azlığı dikkatimi çekmişti. Bu yüzden bu sefer, bizdeki vurgu eksikliğine o kadar da takılmıyorum. Cümle biçiminde olan vurguların Gerekli Şeyler tarafından korunduğunu görmek yetti bana.


Fontlar ise ayrı bir konu... TNA'nın sayıları arasındaki konuşma fontlarının farklılığı göze çarpıyor. İlk sayı olan Firar'da kullanılan yazı tipini beğendiğimi söyleyemem; z harfi garip bir biçimde kalın gözüküyor. Aynı şekilde Firar'da, şapkalı a harflerinin de basılmadığını fark ettim. Neyse ki bu font, serinin sonraki sayılarında tercih edilmemişti. Seride hepsi büyük harfli yazı tipinin kullanılmasına ise alıştığımı söyleyebilirim; hatta, bu fontun seriye yakıştığını düşünüyorum :) Aynı şekilde, yer ve zaman belirtmede kullanılan yazı tiplerini de beğendim; tercih edilen fontlar, orijinaline yakın ve göz yormuyor.

Yazıların balon içi yerleştirmeleri de başarılı... Çeviriden dolayı bazı cümleler konuşma balonlarının içine ucu ucuna sığsa da, bunların olması normal. TNA'da ise bazı sayfalarda yazı tipinin küçültülmesiyle, bu sorunun önüne geçilmişti. Üstelik fontlar arası büyüklük farkı, sayfaların içine düşmedikçe öyle çok da belli olmuyor.

Çeviriden de kısaca bahsedeyim. Genel olarak, serinin çevirisini beğendiğim. Gerçi, Sentry'de bazı arka plan yazılarının çevrilmemesi gözüme batsa da serinin diğer sayılarında bununla pek karşılaşmadım.


The New Avengers, çizgi romana yeni başlayacaklar için muhteşem bir tercih! Olay örgüsünde kayıp yaşamamak için Avengers Dağıldı ve Gizli Savaş'ın okunması gerekiyor ama tek gereken de bunlar. İsteyen, önceki çizgi romanlara bakabilir fakat Avengers üyeleri değiştiği için klasik Avengers'ı ve eski maceraları illa da bilmek gerekmiyor. Sadece, sayılar arasına giren bazı çizgi romanlara dikkat edilmeli. Bunları yaptıktan sonra, kurgusu sürükleyici ve çizimleri müthiş bu serinin sayfaları arasında kaybolmak o kadar da zor olmayacaktır.




post signature

6 Eylül 2016 Salı

Yorum: Jojo Moyes - Senden Önce Ben (Me Before You, #1)

Tür: Aşk, Çağdaş/Modern, Yetişkin
Goodreads Puanı: 4,29 (540.890 oy)
Orijinal Adı: Me Before You
Yayınevi: Pegasus Yayınları
Çeviri: Ayşe Görür
Basım Yılı: 2016
Sayfa Sayısı: 480
BİRBİRLERİNE AŞKTAN BAŞKA VERECEK HİÇBİR ŞEYLERİ YOKTU...

Yaşamın ince detayları Lou'dan sorulur. Otobüs durağıyla ev arasında kaç adım var? Çalıştığı kafeye gidip gidenler nasıl bir hayat yaşıyor? Parlak yeşil elbisenin altına ne renk külotlu çorap giyilir? Onda bu soruların hepsinin cevabı var. Kolayca mutlu olabildiği küçücük dünyasında bilmediği tek şey hayatın çok daha karmaşık soru ve cevaplarla dolu olduğu...

Geçirdiği motorsiklet kazasıyla hayatı altüst olan Will uzun süredir karmaşık sorularla meşgul. Bu hayatta diğer insanları mutlu eden küçük şeyler ona biraz olsun keyif vermiyor. Çevresindeki tüm renkler birden griye dönmüş ve böyle bir umutsuzluk içindeyken yapabileceği tek şeyin hayatını sonlandırmak olduğunu düşünüyor.

Peki, asık suratlı, aksi ve geçimsiz Will, Lou'nun rengârenk yaşamıyla karşılaşırsa neler olur?

Mucizelere inanmıyorsanız durup bir kez daha düşünün...

"Arkadaşların elden ele dolaştıracağı bir kitap olacak."
-The Independent

"Gözyaşları içinde koca bir kutu şekerleme yediğinizi hayal edin."
-The Oprah Magazine

"Bu hikâyeyi kitap bittikten çok uzun bir süre sonra bile hatırlayacak, her daim yanınızda taşımak isteyeceksiniz."
-Romantic Book Lover
Romantizm ağırlıklı kitaplar okuyan biri değilim, aslında... Okuduğum çoğu aşk konulu kitap ya karakterlerinin davranışlarıyla ya da konusuyla beni sinir etmeyi başarıyor. Senden Önce Ben'de de bu durumu yaşamam, beni şaşırtmamalı... Kitabı severek okudum. Fakat teşekkür yazısını da okuyup kitabı kapattıktan sonra bir kez daha anladım ki, bu tür kitaplar bana göre değil...

Kurgunun çok da özel bir yanı yok; birbirlerinin hayatına anlam katan iki kişi arasındaki bağı işleyen bir olay örgüsü var. Kurgunun sevdiğim özelliği, Lou ve Will ikilisinden ziyade diğer karakterlerin gerçekçiliğiydi; Lou ve Will'in aile üyeleri, iyi-kötü her yönüyle işlenmişti. Özellikle de Lou'nun ailesinin verdiği tepkiler ve düşünme biçimlerini çok gerçekçi buldum. Daha çok, aile üyelerinin ilişki dinamikleri gözüme çarpmıştı; bunları incelemekten keyif aldım.

Anlatım, birden fazla kişinin bakış açısından oluşuyordu; asıl anlatıcı Lou olsa da Will'in annesi, Nathan, Treena gibi yan karakterlerin ağzından anlatılan birkaç bölüm de vardı. Lou'nunki dışındaki anlatımları garip buldum ben, neden bilmiyorum... Diğerleri olaylara daha yalın ve olduğu gibi baktığı için olabilir. Lou'da ise biraz Pollyannacılık var; bu, Lou'nun renkli kişiliğiyle birleşince diğer karakterlerin anlatımlarını daha boş ve eksik bulmam normal sanırım :)


Kitabın yazım hatalarıyla dolu olması canımı çok sıkmıştı. Öyle ki, yazım hataları yüzünden anlatıcının değiştiğini bile fark edemediğim zamanlar oldu. Kitap inanılmaz akıcı olsa da, bu durumun akıcılığı bayağı bir zedelediğini söyleyebilirim.

Kitabı okumadan önce filmini izlemiştim ben ve filme bayılmıştım. Bunda, oyuncularının payı vardı. Kitabını, filmini sevdiğim için okumak istemiştim. Filmle arasında bazı ufak farklılıkların olduğunu görmek sevindirdi beni; böylece, bildiğim bir kurguyu tekrardan okumak zorunda kalmadım. Kitap, filmden çok daha fazlasını içerse de filmi daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Gelelim, herkesin bu kadar yaygara kopardığı o sona...Kitabın/filmin sonunu duymayan kalmamıştır diye düşünüyorum, ama ben yine de spoiler vermemeye çalışarak hislerimi, düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım. Baştan söyleyeyim, kitabın sonunu hiç ama hiç beğenmedim ve beğenmeme nedenlerim de bir hayli fazla... Öncelikle, Will'in intiharı düşünmesini ve bu tercihin arkasındaki nedenleri anladığımı belirtmek istiyorum. Onun yerinde olsaydım ben de aynı şeyleri yapar mıydım, bilmiyorum... Fakat şahsen, benim aklıma bu sonu değiştirebilecek birkaç sağlam fikir geliyor.

Yazının devamı spoiler dolu olduğundan, kitabı okumadıysanız son paragrafa atlamanızı tavsiye ederim. Yok, ben merak ederim diyorsanız; buyurun :D


Will'in intihar düşüncesinin ardında birden fazla etmen olduğu için fikrini değiştirmek zor olacaktır, bunu biliyorum. Ama dikkatinizi çekerim, imkansız değil... Will, kaza geçirmeden önce de her istediğini almaya alışmış biriydi. Kazadan sonra değişmeyen tek özelliği de sanırım, bu. Nitekim, kazadan sonra geçirdiği zamanın çoğunda intiharın tek çözüm olduğuna inanarak hareket etmiş ve bunu elde edene kadar da her şeyi denemiş. Lou'nun babası diyor ya, "Böyle adamların fikrini değiştiremezsin," diye... Bu düşünce bir yere kadar doğru olabilir; ama burada birinin hayatından bahsediyoruz ki, Will'in bu kararı verirken zihnen ne derece sağlıklı olduğu da muamma. Hayatını baştan aşağı değiştirecek böyle bir deneyim yaşayan herhangi bir bireyin, yıllar sonra bile olaydan kaynaklanan bazı problemlerle boğuşması normal. Kitap boyunca Will'in sağlıklı bir zihne sahip olduğu gösterilse de, Will'in bu konu üzerine bir profesyonelle konuştuğundan bahsedilmediğini hatırlıyorum. Ayrıca, kendisine "fikrini değiştirmesi için" verilen 6 ay boyunca başka tercihlerin varlığından bahsedilmemesi; Will'in bu düşünceyle bir başına bırakılması da bu sonu kaçınılmaz olarak gösteriyor. Yazar burada, Lou'yu o kişi olarak olay örgüsüne dahil ediyor; Lou'nun hayat enerjisine, renkli kişiliğine rağmen bu sonu Will'in kararlılığı olarak yorumlatıyor. Olması gereken bu olabilir; Will böyle bir karar veremez, demiyorum ben. Will'in kendi hayatını sonlandırma kararını verirken her şeyi enine boyuna düşünmediğine, ihtiyacı olan manevi desteğin kendisine verilmediğine inanıyorum. Bu sonun, umudun yokluğunu pekiştirdiğine de inanıyorum. Bu nedenlerden dolayı, bu sonu beğenmedim; yetmedi bana. Bir de, kitabı bitirdikten sonra serinin devam kitabında Lou'nun neler yaşayacağını öğrenmiştim. Bütün bu olanlardan sonra Lou'ya böyle bir son yazılıyorsa, daha ne diyebilirim ki... Serinin devam kitaplarını da bu yüzden okumayı düşünmüyorum; maddi kaygılardan dolayı yazılmışlar gibi geliyor bana ve bazı şeylerin tadında bırakılması gerektiğini düşünüyorum.

Senden Önce Ben'in kurgusu gerçekçi, anlatımı akıcı... Kitabı, yazım hatalarına rağmen severek okudum. Filmi izlemeden önce kitabını okusaydım, kitabı daha fazla heyecanla okuyabilirdim sanırım. Fakat ne olursa olsun, nasıl okursam okuyayım o sonu kabul etmiyorum, etmeyeceğim!



"Bu dünyaya bir kere geliyoruz. Onu dolu dolu yaşamak senin görevin."





post signature

1 Eylül 2016 Perşembe

Yorum: James S.A. Corey - Caliban'ın Savaşı (The Expanse, #2)

Tür: Bilim Kurgu, Macera, Uzay Operası
Goodreads Puanı: 4,25 (34.596 oy)
Orijinal Adı: Caliban's War
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Cihan Karamancı
Basım Yılı: 2013
Sayfa Sayısı: 552
YALNIZ DEĞİLİZ...

"Corey sağlam, yüksek tempolu bir hikâye yazıyor.
-Charles Stross

"Eğer müthiş karakterler içeren ve gerçek uzayda geçen bilimkurguları seviyorsanız, buna bayılacaksınız."
-Jo Walton

Dış gezegenlerin tahıl ambarı Ganymede'de bir Mars donanma piyadesi tüm müfrezesinin canavarımsı bir süper asker tarafından katledilmesine tanık olur. Dünya'da yüksek mevkiden bir siyasetçi gezegenlerarası bir savaşın çıkmaması için uğraşmaktadır. Ve uzaylı bir protomolekül Venüs'ü işgal ederek gezegende muazzam ve gizemli değişimlere yol açarken bir yandan da güneş sistemine yayılma tehdidinde bulunmaktadır.

Uzayın uçsuz bucaksız boşluğundaysa James Holden ile Rocinante'nin mürettebatı Dış Gezegenler İttifakı adına huzuru sağlamaktadırlar. Onlar savaşın pençesindeki Ganymede'de kayıp kızını bulması için bir bilim adamına yardım etmeyi kabul ettiklerinde insanlığın geleceği, tek bir geminin çoktan başlamış olabilecek bir uzaylı istilasını engelleyip engelleyemeyeceğine bağlı hâle gelir...
Enginlik Serisi, okuduğum en kaliteli bilim kurguların başında geliyor. Serinin ilk kitabı Leviathan Uyanıyor'u çok sevmiştim; Caliban'ın Savaşı'nı ise, favori karakterimin eksikliğine rağmen, daha çok sevdiğimi itiraf ediyorum. Bu kitapta Dedektif Miller olmadığı için seriye devam etmekten çekinmiştim. Serinin sürükleyiciliğini, yazarların gizemi kullanma becerisini filan hep unutmuşum. Kapağı açıp birkaç bölümü arka arkaya devirince, bu kurguyu gerçekten de özlediğimi fark ettim. Çizgi roman maratonuydu, hasta olmamdı derken kitap elimde biraz sürünse de her bir satırını büyük bir keyifle okudum ve Caliban'ın Savaşı'nı birkaç gün önce bitirdim.

Yorumuma geçmeden önce, yazının devamının serinin ilk kitabı olan Leviathan Uyanıyor ile ilgili spoiler içerdiğini belirtmeliyim. İlk kitabı henüz okumadıysanız sizi, şuradaki spoilersız Leviathan Uyanıyor yorumuma alayım :) Yazıda, Caliban'ın Savaşı'yla ilgili spoiler ise bulunmuyor.

Kitabın kurgusu, Leviathan Uyanıyor'daki gibi derin ve ayrıntılı. Serinin ilk kitabıyla, kurgulanan bu evrene alıştığım için hem kurgunun altyapısının sağlamlığını daha iyi kavradım hem de garip bir biçimde eve dönmüş gibi hissettim. Caliban'ın Savaşı'nda yazarların tekrara düşmemesi, sanırım kurgunun en çok sevdiğim özelliğiydi. Serinin ikinci kitaplarında yazarların genelde, seriye o kitaptan başlamışız gibi, ilk kitapta olanları anlattıkları bazı paragrafları vardır ve bunlar ilk bölümlerde bulunur. Okuduğum çoğu ikinci kitapta bunu yaşadığım için bir yerden sonra, bu durum can sıkıcı olmaya başlamıştı. Enginlik Serisi ise bunun tekrarlanmadığı ender serilerden... Leviathan Uyanıyor'da gezegenler arası farklılaşan yer çekimi kuvvetleri ve bunun insan anatomisi üzerindeki etkileri, dillerin evrimi, insanların gezegen bazlı gruplaşmaları gibi kurguyu besleyen birçok öge vardı ve bunlar ayrıntılı bir biçimde, bilimsel gerçeklerle desteklenerek kurguya yedirilmişti. Yazarların tüm bunlardan Caliban'ın Savaşı'nda tekrardan, uzun uzadıya bahsetmemesi; okurların bu kurguyu benimsediğini göz önüne alarak olaylara kaldıkları yerden devam etmesi ufak ama önemli bir ayrıntı.


Caliban'ın Savaşı'nın karakter açısından daha zengin olduğunu söyleyebilirim. Gerçi, Leviathan Uyanıyor'daki karakterlerin çoğu Caliban'ın Savaşı'nda da bulunuyor. Fakat ek olarak, bazı yeni karakterlerle de tanışıyoruz ki bunlardan üçü, olayları kendi gözünden anlatan bölümlere sahip. İçlerinden en çok Avasarala'yı sevdim ben; renkli bir dil kullanan, zeki ve azimli bir karakter. Kendisi kitaptaki favori karakterim; ayrıca, okuduğum en güçlü kadın karakterlerden de biri. Leviathan Uyanıyor'dan tanıdığımız James Holden'ın da olayları kendi bakış açısından anlattığı bölümleri var. Diğer bakış açısı karakterleri ise Bobbie adında bir Mars askeri ile kızını kaybeden bir botanikçi olan Prax. Leviathan Uyanıyor'da 2 ana bakış açısı karakteri varken, Caliban'ın Savaşı'nda bu sayının artması aslında iyi olmuş; olaylara genel bir çerçeveden bakma imkanı sağlanmış. Olayları birçok kişinin gözünden görmek başta kafa karıştırıcı olsa da, kitabın sonuna doğru hepsinin bir araya gelmesiyle bu olumsuzluk ortadan kalkıyor.

Kitabın merak unsuru yüksekti. Leviathan Uyanıyor'daki protomolekül, Caliban'ın Savaşı'nda da tüm gizemlerin merkezinde bulunuyor. Bu madde, sırrını hala korusa da bununla ilgili kabaca tahminlerde bulunabileceğimiz kadarının çözüldüğünü düşünüyorum. Serinin ikinci kitabıyla birlikte, protomolekül hakkında daha çok şey biliyoruz. Ama protomolekülle ilgili gizemlerin matruşkalar gibi olması, bu maddeyi çözmemize hiç de yardımcı olmuyor; sorular cevaplandıkça bir yenisi ortaya çıkıyor ve bu durum çoğu zaman beni deli ediyor.

Şaşırtıcılığın düşmediğini görmek de güzeldi. Özellikle kitabın sonu, şoktan ne yapacağımı bilemez halde bıraktı beni. Aslında, bu tarz bir sonu yazarlardan bekliyordum zira Abraham ve Franck, bunun bir benzerini Leviathan Uyanıyor'da da yapmıştı; kitabı son bir ters köşe ile bitirmişlerdi. Bir de, Caliban'ın Savaşı'nın o şok edici sonunda yer alan o "malum" kişiyi yazarların bir cliffhanger olarak kullanacağını biliyordum ama bu kadarını tahmin etmemiştim. Yazarlar o kişiyi daha ne olduğu anlaşılmadan, aniden sahneye çıkardı ve bunu öyle sade bir biçimde yaptılar ki normal olanı bizim tepki vermememizmiş gibiydi. Bundan bir anlam çıkarabildiniz mi, emin değilim; ama kitabı okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır, umarım :D


Caliban'ın Savaşı sürükleyicilik bakımından da başarılıydı. Önceki kitaptan kurgulanan evrene aşinalık da olunca sayfalar arasında kaybolmak daha bir kolaylaştı. Caliban'ın Savaşı'nı üç hafta gibi uzun bir sürede bitirmiştim ama bunun nedeni kitabın akıcı olmaması değildi. Kitabı uzun aralar vererek okumak zorunda kalmıştım fakat, okuduğum zamanlarda kitabı elimden bırakmam çok zor olmuştu.

Kitabın basımına da kısaca değineyim... Neden bilmiyorum ama Caliban'ın Savaşı, ben okuduktan sonra çok yıprandı. Kapağın uçları kıvrıldı ve kapaklar sayfalardan ayrılmaya başladı. Bu problemler, ufak müdahalelerle çözülmeyecek değil. Yine de, kitabın basımı daha iyi olabilirdi. Serinin kitap kapaklarının uyumsuzluğu ise beni gerçekten de rahatsız ediyor. 3. kitabın orijinal kapakla basılması, bu rahatsızlığı daha da arttırıyor. İlk iki kitabın kapak görsellerini estetik açıdan güzel buluyorum; hatta Caliban'ın Savaşı'nın kapağının kurguya ve kitapta işlenen konuya uygun olduğunu bile düşünüyorum ama, kitaplar arası kapak uyumsuzluğu gözüme batıyor. Serinin orijinal kapaklarını beğenmem ise bu duruma hiç de yardımcı olmuyor. 3. kitap orijinal kapakla basıldığına göre, İthaki'nin serinin ilk iki kitabının kapağını değiştirme yoluna gitmesi güzel olmaz mı?

Caliban'ın Savaşı, her yönden Leviathan Uyanıyor'dan daha iyi; olay örgüsü daha şaşırtıcı, anlatımı daha akıcı, karakterleri daha zengin... Henüz bu muhteşem seriyle tanışmadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz, benden söylemesi. Özellikle de bilim kurgu sevenler, en kısa zamanda seriye başlamanızı tavsiye ederim ;)



"...İnsanlar çoğu zaman kendi kıçlarını sağlama alma derdindedir. Yalın gerçekler ancak birileri hata yaparsa ortaya çıkar."





post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...