31 Temmuz 2016 Pazar

Bu ay ne(ler) okudum (Temmuz/2016)


Geçirdiğimiz şu zor günlerin ardından merhaba :) Temmuz ayını bol kitaplı, bol dizili geçirmeyi planlamıştım. Fakat yaşadıklarımızdan sonra, bir süre hiçbir şey yapmak istemedim. Şimdi ise Fringe izleyerek toparlanıyorum; çok yakında yorumlarla geri döneceğim ^_^

Bu ay kitap açısından hiç de fena geçmedi. Temmuzda 3 kitap bitirdim ki biri, 5 kitaplık bir şaheserdi ;)


Trenzalore Öyküleri'ni Instagram'dan katıldığım İthaki maratonu kapsamında okumuştum. Son öykü dışındakileri pek beğenmemiştim; son öykü de olmasaydı kitabı boşuna okuduğumu düşünecektim. Ben zaten 11. Doktor'un fanı değilim; bu yüzden, hikâyelerin beni cezbetmesi için daha da iyi olması gerekiyor. Trenzalore Öyküleri, favori Doktor'u 11 olanların severek okuyacağı bir kitap olabilir.

Hırsızlar Cumhuriyeti'ni kendimden geçerek okumuştum; çünkü o bir Scott Lynch, bir Locke Lamora kitaydı :D Sabetha karakteri beni hayal kırıklığına uğratsa da kitabın geri kalanı müthişti ;) Serinin sonraki kitabını merakla bekliyorum.

Otostopçunun Galaksi Rehberi'ni uzun bir okuma sürecinden sonra, ne yazık ki bitirdim. Kitaba geçen sonbaharın ortasında başlamıştım ve kitabı bitirmeyi erteleyebildiğim kadar ertelemiştim. Rehber, okuduğum en ilginç kitaplardan biri oldu ve tabii ki en iyi kitaplardan biriydi de... Herkesin en az bir kere bu muhteşem eseri okumasını tavsiye ediyorum ^_^

Temmuz ayında sizler hangi kitabı/kitapları okudunuz?


post signature

26 Temmuz 2016 Salı

Dizi Notları | 7



En son hazırladığım Dizi Notları'nın üzerinden 9 ay gibi uzun bir süre geçmiş... O zamandan beri izlediğim dizi sayısını da göz önüne alırsak, bahsetmek istediğim bir ton dizinin olması hiç de şaşırtıcı gelmeyecektir size :D Bu sene bayağı güzel yapımlarla tanıştım ve çoğunun sezonlarını bir oturuşta bitirdim. Her birini uzun uzun anlatmak istediğim için dizileri daha fazla biriktirmemeye karar verdim. Üzerimdeki şu üşengeçliği biraz olsun atıp kolları sıvadım ve ilk iş olarak dizileri, izlediğim sıraya göre düzenledim. Hepsini bir yazıda toplamak hem benim için yorucu hem de sizin için okuması sıkıcı olacağından iki yazı hazırlamayı planladım. Bu yazıda ise bunların ilk dördünden bahsedeceğim ^_^


Banshee'yi nereden görüp izlemeye başladığımı hatırlamıyorum zira dizinin ilk bölümünü birkaç yıl önce izlemiş ve dizi ilgimi çekmediğinden devam etmemiştim. Bu yıl bir arkadaşımın tavsiyesiyle diziye başlama kararı aldım ve dizinin ilk sezonunu 2 günde, ikinci sezonunu da o hafta içinde bitirdim. Şu anda ise 3. sezonun ortalarındayım; diziyi hemen bitirmemek için yavaşlama kararı aldım.

Dizi, hapisten yeni çıkan profesyonel bir hırsızın eski meselelerini halletmek için Banshee'ye gelmesiyle başlıyor. Kendisiyle aynı gün kasabaya gelen yeni şerif öldürülünce onun kimliğini alıp kasabada kalma kararı veriyor. Çünkü bu sayede yeni bir başlangıç yapabilme ihtimali olduğunu görüyor. Eh, tabii bir de uğruna yıllarca hapis yattığı sevgilisinin o kasabada kendine bir hayat kurmuş olması nedeni de var... Böylece yalan bir hayatı yaşamaya başlayan Şerif Hood'un geçmişinin onu yakalamasını, kasabanın sırlarını ve çok daha fazlasını izleme imkanımız oluyor.

Dizi daha çok Fargo ve True Blood havasında gibi... Fargo'nun o her an patlayacakmış gibi hissettiren esrarengizliği ile True Blood'ın kasaba ve insan ilişkilerini içeren bir yapım, Banshee. Dizinin yapımcılarından birinin True Blood'ın yaratıcısı Alan Ball'un olması, Banshee'deki True Blood tadını az da olsa açıklıyor bence.

Çıplaklık, şiddet ve kan içeren sahneler dizide fazlasıyla yer edinmiş durumda. Bu yüzden dizinin yayınlandığı ülkelerde dizi için 13 ile 18 arasında değişen yaş sınırının olduğunu da belirteyim. Fakat bu sahnelerdeki duygu yoğunluğu diziye resmen can veriyor; aksiyonu daha bir tatlı kılıyor ve gerilimi daha çok hissettiriyor.

Dizinin oyuncularının çoğunu daha önce hiçbir yapımda izlememiştim. Özellikle ana karakter Hood'u canlandıran Antony Starr'ı nasıl oldu da daha önce izlemedim, bilmiyorum. Kendisi, duygularını jest ve mimikleriyle müthiş bir şekilde yansıtıyor ekrana. Diziye renk katan, dizideki en kafa karakterlerden biri olan Job rolündeki Hoon Lee'nin performansı da çok iyi...

IMDb puanı 8,4 olan Banshee'de ara ara flashbacklerle soru işaretleri gideriliyor. Şerif Hood'un kimliğini alan ana karakterin adının dizi final yapsa da açıklanmamış olması, senaristlerin bazı soru işaretlerini o şekilde bırakmakta kararlı olduğunu gösteriyor. Gerilim, aksiyon ve gizem türündeki dizileri seviyorsanız Banshee'ye bir şans vermenizi öneririm ;)


Stitchers'ı, konusunu yakın zamanda denk geldiğim bir başka diziyle karıştırdığım için başlamayı reddettiğim dizi olarak sınıflandırıyorum :D Posterinin de katkısıyla ben Stitchers'ı, balerinlerin hayatını vs. anlatan bir başka yapımla karıştırdığım için diziyi uzun bir süre incelemedim bile. Bir arkadaşımın dizi hakkındaki düşüncelerini öğrenince dizileri karıştırdığımı anladım ve diziye bir şans vermek istedim. Dizinin konusunu ve türünü görünce ise heyecandan yerimde duramadım :D

Stitchers açılışı, ana karakterlerden biri olan Kirsten'ın gizli bir devlet ajanı olarak göreve alınmasıyla başlıyor. İleri teknolojideki aletler yardımıyla ölen kişilerin hafızalarına girerek davaları araştıran bu ekipte Kirsten'ın görevi, ölenlerin anılarına girip onların kimi öldürdüğünü bulmak. Kendisi, bir yandan cinayet davalarını çözmeye yardımcı olurken, diğer yandan onu büyüten aile dostunun ölümünü aydınlatmaya çalışıyor.

Dizinin dayanak noktası olan ilmeklemek/stitching, yani ölen birinin anılarına girme fikrini yaratıcı bulmuştum. Ama dizide bunun çok da iyi işlenmediğini düşünüyorum. Kirsten'ın bunu yapabilmesinin nedeni olarak kurgusal bir hastalığın gösterilmesini zayıf bir neden olarak görüyorum. Kirsten, bu hastalık sonucu zamanı algılayamıyor ve herhangi bir duyguyu hissedemiyor. Bu sayede ilmeklenirken benliğini koruyabiliyor, hisleri vs. ölen kişininkiyle karışmıyor sanırım. Bu konuda net bir açıklama görmediğim için tahmin yürütüyorum. Bu düzenek kendi içinde mantıklı fakat bu durum, buna benzer gerçek bir hastalığa dayandırılsaydı diziyi daha ciddiye alabilirdim veya hastalığın kurgusal olduğu bir şekilde belirtilseydi daha iyi olabilirdi. Kirsten'ın durumunu merak edip hastalığı araştırmak istemiş ve hakkında hiçbir şey bulamamıştım. Saatler süren araştırmalarım sonucu dizinin wiki sayfasına bakmak aklıma gelmişti ve gereken açıklamayı orada görmüştüm. Siz de benim gibi beynin işleyişi ve hastalıklarına ilgi duyuyorsanız, Stitchers'ı izlerken bunu en aza indirgemenizi öneririm zira dizide bahsedilen hastalık, gerçek değil!

Dizinin oyuncularını kurgudan bir tık daha iyi buldum. Kirsten'ı canlandıran oyuncu Emma Ishta, rolünü o kadar iyi oynuyor ki ilk sezondaki Kirsten'a gıcık olmamak elde değil. Hastalığı nedeniyle duyguları anlayamayan ve zaman kavramı için matematiksel taktiklere başvuran Kirsten'ın robotik tavırlarını çok iyi yansıtıyor. Cameron'ı oynayan Kyle Harris'i ise alıp bağrınıza basmak istiyorsunuz; kendisi o derece şapşal ve cana yakın ^_^ Bu arada, Kyle Harris'i birine benzetiyorum ben ama kime benzettiğimi hâlâ çıkaramadım. Fikri olan varsa yorumda belirtebilir mi, lütfen? ^_^

Dizideki bazı oyuncuları başka yapımlardan tanıyor olmam, diziye daha kolay ısınmamı sağladı. Örneğin Kirsten'ın ev arkadaşını oynayan oyuncuyu Warehouse 13'ten biliyordum. Orada da kendisini severek izlerdim, Stitchers'da da severek izliyorum :)

İlk bölümlerde kurgusu için izlediğim Stitchers'ı daha sonra insan ilişkileri için izledim ben. Çünkü bir yerden sonra şu ilmekleme olayı bayağılaştı ve Kirsten'ın geçmişiyle ilgili sırlar da ilk bölümlerdeki kadar dikkatimi çekmemeye başladı. Özellikle 2. sezondan sonra bazı olaylar sonucu Kirsten'ın çevresindekilerle iletişimi dikkatimi çekti ve ben de ilmekleme teknolojisi yerine buna odaklanmayı tercih ettim.

Stitchers'ın kurgusu başlangıçta çok etkileyici ve yaratıcı gelebilir ki öyle de... Fakat birkaç bölüm izledikten sonra dizinin tek niteliğinin bu olduğunu ve bunun üzerine fazla bir şey koyulmadığını görebilirsiniz. Oyuncuların performansı yeterli olsa da Kirsten'ın dışında başka bir karakter gelişimini göremediğim için Stitchers'ı çerez diziler kategorisine koyuyorum ben. Dizi, sürükleyici mi sürükleyici; bir bölüm izlemek için başına geçtiğimde kendimi sezonu bitirmiş olarak bulabiliyorum. Ama bu, dizinin senaryo açısından gelişime ihtiyacı olduğunu değiştirmez. Bu yüzden Stitchers'ı kafa dağıtmak istiyorsanız izlemenizi öneririm. Bir de beklentinizi benim gibi yüksek tutmazsanız, diziden daha çok keyif alabilirsiniz :)


Breaking Bad'le çok geç tanışanlardan biriyim ben. Dizinin bitimiyle birlikte, Breaking Bad'in gelmiş geçmiş en iyi dizi olduğunu açıklayan yazıların ortalıkta dolaştığı zamanlarda diziye başlamıştım. Herkesin diziyi öven yorumlarını gördükçe beklentimi stratosfere kadar çıkardığım için ilk bölümlerde umduğumu pek bulamamıştım.Ardından herkesin dizide ne bulduğunu bir türlü anlayamadığım için de birkaç bölüm sonra diziyi yarım bırakmıştım. Haziranın başında, diziye bir şans daha vermeye karar verdim ve ben daha ne olduğunu anlamadan, bir hafta içinde ilk 4 sezonu bitirdim.

Diziyi duymayan, bilmeyen kalmamıştır herhalde. Yine de konusundan bahsedeyim ben. Yerel bir lisede kimya öğretmeni olan Walter'ın kanser olduğunu öğrenmesiyle başlıyor dizi. Kanserin tedavi edilemeyecek safhada olması nedeniyle de ailesinin gelecekte para sıkıntısı çekmemesi için, kısa yoldan para kazanma yolları aramaya başlıyor. En iyi olduğu konu kimya olduğu için de metamfetamin üretip satarak para kazanabileceğini düşünüyor ve bu yolda adımlar atıyor. Eski öğrencisi Jesse ile birlikte bu uyuşturucuyu üretme ve satma maceraları anlatılıyor.

Dizinin konusu öyle çok ahım şahım değil; fakat her şey o kadar güzel işleniyor, oyuncular karakterlere o kadar güzel hayat veriyor ki... Bunları ilk bölümlerde göremediğim için diziyi yarım bırakmıştım sanırım ki, ilk bölümlerde altyapı yeni yeni oturmaya başladığından dizinin mükemmelliğini daha ilk dakikada görmek pek mümkün olmuyor. Biraz aksiyon ve ufak gizemlerle ilk bölümlerde seyirci, diziye çekilmeye çalışılıyor. Sonraları ise oyuncuların performansını başarılı bulmaya başlıyorsunuz. Nitekim birkaç bölüm sonra size neyin çarptığını anlamadan ilk sezonu bitirmiş oluyorsunuz :D

Diziyi böylesine şevkle izlememin birden çok nedeni var. Bunlardan biri, Walter'a hayat veren Bryan Cranston'ın gerçekçi performansı. Walter White karakteri, kendisinin üzerine cuk diye oturmuş bir kıyafet sanki... Karakteriyle o kadar bütünleşmiş gözüküyor ki Walter için bir başka oyuncuyu düşünemiyorum bile ben. Bir diğeri, Walter'ın karakter gelişiminin mükemmel bir biçimde işlenmesi. Vergisini ödeyen, kurallara uyan normal bir aile babası rolünden şimdiye kadarki en saf methi üreten uyuşturucu şebekesinin başındaki adama dönüşmesini şahsen ben büyülenerek izledim. Öleceğini öğrendikten sonra başlayan bu değişim, her bölümde karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmek için yaptığı zor tercihlerle pekişiyor ve sonunda ortaya bambaşka bir Walter White çıkıyor. Walter'ın diğerleriyle ilişkisi ve bu ilişkilerin geçirdiği değişim de, Walter'ın değişimi gibi diziyi izleme nedenlerimden biri. Özellikle eşiyle ilişkisi ve ilişkilerindeki dinamiklerin değişmesiyle eşinin karakterinde meydana gelen değişiklikler, izlenmeye değer...

Jesse'yi oynayan Aaron Paul da, Bryan Cranston kadar yetenekli; Jesse'yi oynamayıp resmen yaşıyor. Walter-Jesse ilişkisi ise belki de izlediğim en güçlü ilişkilerden biri. İlişkilerinin inişiyle çıkışıyla, yani her şeyiyle ekrana yansıtılması, bu ikilinin akıllara böylesine derin kazınmasını sağlıyor. Walter'ın karakter gelişimi dışında, diziyi bir çırpıda izleten diğer önemli unsur işte bu Walter-Jesse ilişkisi...

Sadece Walter ve Jesse'yi canlandıran oyuncuların değil, dizideki her bir oyuncunun performansı fazlasıyla başarılı. Her biri rolüne öyle iyi bürünüyor ki, 50 dakika boyunca kendinizi Albuquerque'de yaşanan olaylara gerçekten şahit oluyormuşsunuz gibi hissettirebiliyor.

Müthiş oyunculuk performansı, incelikle dokunan senaryosu ve dram ile aksiyonun ustalıkla dengelendiği bir yapım Breaking Bad. Dizinin finalinin de dizi kadar dillere destan olduğu söyleniyor. Diziye veda etmeye hazır olmadığım için ben, son sezonu işkence yavaşlığında izliyorum. Breaking Bad'i bir şekilde duymuşsunuzdur ama henüz izlemediyseniz, diziye bir an önce bakmanızı tavsiye ederim ;)


Battlestar Galactica da çok önce başlayıp saçma sapan bir nedenden dolayı yarım bıraktığım dizilerden biri :D Battlestar Galactica hakkında o kadar çok şey duymuştum ki merak edip diziyi izlemeye başlamıştım. Ama sonra, bir şeyleri kaçırdığımı fark etmiştim ve diziyi öylece bırakmıştım. Geçen aylarda internette Battlestar Galactica'nın muhabbetini yapmıştık, nerede ve kiminle yaptığımı hatırlamıyorum ama :D O konuşmadan sonra diziyi biraz daha araştırmıştım ve güzel bir izleme sırası belirlemiştim. Sonrasında ise yapmam gereken tek şey mısırları ve içecekleri hazırlayıp arkama yaslanmak ve dizinin keyfini çıkarmaktı ^_^

Dizinin konusunun basitçe insanlar ve robotlar arasındaki savaşı anlattığı söylenebilir. İnsanların yarattığı Cylonlar, insanlara baş kaldırıp insanlarla aynı hakları talep ederler. Yıllar süren savaş sonucunda ateşkes sağlanır ve Cylonlara uzakta başka bir gezegen verilir. Bu iki gezegen arasında bir üs belirlenir ve her yıl oraya iki taraftan da temsilci gönderileceği konusunda anlaşılır. İnsanlar temsilcilerini gönderirken Cylonlar göndermez ve bu uzun bir süre böyle devam eder. Derken Cylonlar sessizliği bozar ve saldırı düzenlemeye başlarlar.

Dizi açılışı bu saldırılarla yapıyor, bundan önceki olayların anlatımı bölümlere dağılmış durumda. İnsanların Cylonlara karşı savunmaya geçişi gösterilirken bir yandan da geçmişle ilgili bilgiler veriliyor.

Dizinin izlenme sırasıyla ilgili farklı görüşler var. Ben, önce dizinin mini serisini izlemiş, ardından yeni nesil versiyonunun ilk sezonuna geçmiştim. Yani 70lerde yayınlanan eski yapımını izlemedim. Benim takip ettiğim izlenme sırasının bir benzerine buradan ulaşabilirsiniz :)

Dizi, gerek senaryo gerekse karakterler açısından çok zengin bir yapım. Bu zenginlik ilk bölümlerde kafa karıştırsa da, karakterler oturunca her şey netlik kazanıyor. Senaryonun altyapısı sağlam; önümüzde keşfedeceğimiz bir kurgusal tarih var ki bu, en ince ayrıntısına kadar ustaca planlanmış. Dizinin neden bu kadar çok ses getirdiğini, sadece kurguya bakarak da anlayabilirsiniz.

Kurgu ve senaryoya ek olarak oyuncuların performansını başarılı, kullanılan özel efektleri ise tatmin edici buldum ben. Zaten bu tarz yapımlarda görsellikten çok içeriğe, kurgulanan tarihe dikkat ederim. Bu yüzden, diziye bayıldığımı söyleyebilirim :)

Battlestar Galactica ile ilgili söylemek istediğim o kadar çok şey var ki... Ne kadar çok ayrıntıya insem de, diziden ne kadar çok bahsetsem de Battlestar Galactica'nın mükemmelliğini tam olarak aktaramıyorum. Çünkü BSG, betimleyemeyeceğim kadar olağanüstü bir yapım! Uzay operası sevenler, diziye mutlaka bakmalı. Bilim kurgu ve aksiyon sevenlere de izlemelerini tavsiye ederim ^_^

post signature

19 Temmuz 2016 Salı

Kitap Alışverişi | 9


Uzun bir aradan sonra merhaba :) Bu sıcak havaya bir de son zamanlarda ülkemizde yaşananlar eklenince, ne kitap okuyasım geliyor ne de paylaşım yapasım... Toparlanıp kendime gelmem için birkaç güne daha ihtiyacım var, sanırım. O zamana kadar, biraz daha dizi izleyip kafamı dağıtmayı planlıyorum.

Ama şimdi, gelelim en son yaptığım kitap alışverişine... Geçtiğimiz hafta Okuoku'dan 4 kitaplık bir sipariş vermiştim. Olaylar nedeniyle siparişim gecikmeli olarak elime ulaştı; hafta sonu dahil tam bir haftada geldi kitaplar.

Kardeşime eski okuma alışkanlığını geri kazandırmaya çalışıyorum bu aralar :) Bu yüzden ikimizin de listesinde olan, ikimizin de ilgisini çeken kitaplar almaya çalıştım. Siparişteki bilim kurgu, fantastik eksikliği bu yüzden yani :D

Sissoylu'yu uzun zamandır merak ediyordum; kitap hakkında bir tane bile kötü söz söyleyeni görmedim, duymadım :D Arkadaşlarımın seri hakkında söylediklerini de görünce gaza gelip serinin ilk kitabı Son İmparatorluk'u almak istedim. Ayrıca elimde onca bilim kurguya alternatif, çok iyi bir fantastik bulunsun da istedim. Sırça Fanus ve Koku, kardeşimle ikimizin istediği ortak kitaplardandı. Sylvia Plath, kalemini merak ettiğim yazarların başında geliyordu. Kitabı en kısa zamanda okumak istiyorum. Dövüş Kulübü de Koku gibi, filmini izleyip kitabını okumadığım eserlerden. İkisini de çok merak ediyorum.

Alışverişi yine İninal Kart'la yaptım. Bu kartla ilgili ayrıntılı bir deneyim yazısı hazırlamak istediğimi söylemiştim, unutmuş değilim bunu ;) Birkaç farklı yerden daha alışveriş yapıp yazıyı ondan sonra hazırlamak istiyorum.

Böyle bir alışveriş gerçekleştirdim. Sonuç olarak ise alışverişimden memnun kaldığımı söyleyebilirim. Aslında başka bir yerden alışveriş yapmak niyetindeydim ama fiyatları karşılaştırdığımda en uygununun Okuoku olduğunu gördüm, birkaç lira da olsa -en azından şimdilik- fazla para vermek istemediğimden Okuoku'yu tercih ettim ben. Belki biraz daha fazla ayraç konabilirdi pakete; bir de Son İmparatorluk'un birkaç sayfası katlanmıştı. Bunlar dışında siparişin olumsuz bir yanı yoktu.

Kitapları en kısa sürede okuyup yorumlamayı planlıyorum. Ama dediğim gibi, şimdilik bu dünyadan biraz olsun uzaklaşmam gerekiyor. Birkaç güne kalmadan; bolca dizi tavsiyesi, kitap yorumu içeren yazılarla döneceğim. O zamana kadar beni Yorum Cadısı'nın instagram hesabında, yani şurada bulabilirsiniz ^_^

post signature

7 Temmuz 2016 Perşembe

Yorum: Justin Richards, George Mann, Paul Finch & Mark Morris - Doctor Who: Trenzalore Öyküleri (Doctor Who: New Series Adventures, #55)

Tür: Bilim Kurgu, Macera, Öykü
Goodreads Puanı: 3,73 (746 oy)
Orijinal Adı: Doctor Who: Tales of Trenzalore
Yayınevi: İthaki Yayınları
Çeviri: Ekin Odabaş
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 216
"YÜZYILLARDIR BURADAYIM, BİR AN OLSUN RAHAT VERMEDİLER..."

Öngörüldüğü üzere, evrenin orduları Trenzalore kapılarına dayanmıştı. Gezegenin yerle bir olmasının önünde tek bir engel vardı: Doktor. Bu pejmürde adam, dokuz yüz yıl boyunca gezegeni ve üzerindeki Noel adlı ufak kasabayı kötü niyetli güçlere karşı korumuştu.

O korkunç yıllarda yaşanan olayların bir kısmı kayıtlara geçti. Ancak diğer pek çok hikaye gizemini korumayı başardı.
Ta ki bugüne dek...

Bu kitapta anlatılanlar, yüzyıllar boyunca Noel'in ve sakinlerinin yüzleştiği tehlikeleri savuşturan Doktor'un öykülerinden sadece birkaçı. Bu öyküler, günün sonunda dizleri titreyen canavarların ve her şeye rağmen onlara karşı duran bir adamın son anına kadar nasıl direndiğinin şimdilik elimizdeki tek kanıtı.
Trenzalore Öyküleri de fuardan aldığım kitaplardandı, eksik Doctor Who kitaplarını tamamlamak için almıştım. Dizide Trenzalore ile ilgili olan kısımları pek anlamadığımdan, bu kitabı da o kadar çok merak etmiyordum açıkçası... 11. Doktor'un favorilerimden biri olmadığını da hesaba katarsak, Trenzalore Öyküleri'ni sırf DW kitaplarını tamamlamak amacıyla aldığım daha iyi anlaşılır sanırım. Ama yine de kitaba ufak da olsa bir beklentiyle başladığımı belirtmeliyim. Sonuçta Doctor Who'dan bahsediyoruz burada, ne kadar kötü olabilir ki diye düşünerek kitabı elime aldım ve birazcık hayal kırıklığına uğradım. Neyse ki son öykü vardı da, iyi bir kapanış yapmamı sağladı.

Yorumuma geçmeden önce, bunun okuyup yorumladığım ilk Doctor Who kitabı olmadığını belirtmek istiyorum. Shada yorumum için buraya ve 11 Doktor 11 Öykü yorumum için buraya tıklayabilirsiniz. Ayrıca dizinin modern serisinin her bölümünü ve dizinin filmini en az bir kere izlediğimi, klasik serinin ise ilk birkaç bölümüne baktığımı da söylemeliyim. Bunları belirtiyorum, çünkü kitabı acımasızca eleştireceğim. Birinin çıkıp da bilmeden etmeden eleştirdiğimi iddia etmemesi için DW birikimimi ortaya dökmenin iyi bir fikir olduğunu düşündüm :)

Öncelikle kitap hakkında bilgiler vereyim. Kitap farklı yazarlar tarafından yazılmış 4 öyküden oluşuyor. Bu öykülerdeki kötü adamlar değişse de mekan hep aynı kalıyor. Ayrıca öyküler, 11. Doktor'un Trenzalore'da geçirdiği on yıllar boyunca deneyimlediği maceraların bir kısmını anlatıyor. Yani bu kitap, dizinin bazı bölümleri için tamamlayıcı nitelikte...

Öyküler az olduğundan her biri hakkında birkaç cümleyle düşüncelerimi belirteceğim ve her birini ayrı ayrı puanlayacağım. Ama önce öykülerin çoğu hakkında genel düşüncelerini söyleyeyim.


Öykülerin kurgusunu zayıf buldum ben. İlk öyküyle fena sayılmayan bir açılış yapmıştım fakat sonraki iki öykü, ilkinin yansımaları gibiydi. Bunların hepsinde de tekrar eden ögeler vardı. Örneğin, gökten düşen cisimler bunlardan biriydi ki bunlar genelde öykünün kötülerinin gezegene varış yoluydu. Son öyküyü ilk üçünden ayrı tutma nedenim, diğerlerine kıyasla son öyküye bayılmam ve kurgusunu daha orijinal bulmam...

Bütün öyküler Trenzalore'daki Noel kasabasında geçiyor ve sanırım bu, yazarı biraz kısıtlayan bir etmen. Kötülerle savaşma yolları, Doctor'un elinin altında olan kaynaklar gibi öykünün bazı ögeleri sınırlı ve öykülerin birbirini tekrar etmesi kaçınılmaz. Ayrıca, bütün öykülerde aynı yerin kullanılması, bir yerden sonra olaylar birbirini tekrarlıyormuş gibi de hissettirebilir. Fakat nedense son öyküde bunu ne hissettim, ne de gördüm.

İlk üç öykünün ortak özelliklerinden biri, tahmin edilebilirliğinin yüksek olmasıydı. Bazı kilit noktalarda öyküler birbirine benzediği için tahmin etmem kolaylaşmış olabilir fakat ilk öyküde de neler olacağı, karakterleri sırada nelerin beklediği gibi çoğu şeyi başarılı bir biçimde tahmin ettim. Belki de bu, Doktor'u yakından tanımamla alakalıdır, bilemiyorum. Neler yapacağını, neye nasıl tepki vereceğini çözebildiğimi sanmıyorum zira 11. Doktor, daha önce de dediğim gibi favorilerimden değildi; kendisini büyük bir dikkatle izlemedim. Ama her Doktor, gerek dış görünüşü gerekse kişisel özellikleri bakımından değişse ve gelişse de aslında aynı adam... Belki de ben, bütün bu adamların karışımı olan Doktor'u anlayabilmişimdir ya da daha basit bir açıklamayla, belki de yazarlar sürpriz unsurunu öncelik haline getirmemiştir :D

Öykülerin heyecan ve aksiyonu da beklediğimden düşüktü. Kesinlikle, Doctor Who izliyormuş gibi hissetmedim. Bu, olay örgüsünün şaşırtıcılığının düşük olmasıyla açıklanabilir. Bir diğer neden ise öykülerdeki maceraların dizidekilerden daha basit olması. Öyküdekiler daha günlük maceralardan oluşuyor. Dizideki kötüler ve amaçları Doktor'u endişelendiriyor ve hatta zaman zaman korkutabiliyor; Trenzalore Öyküleri'ndekiler ise Doktor'un canını sıkmaktan başka bir şey yapmıyor.

Kitaptaki bütün öykülerin 11. Doktor'un enerjisini ve çocuksuluğunu çok iyi bir şekilde yakaladığını ve yazarların bunu başarılı bir biçimde yansıttığını söyleyebilirim ki sanırım hepsinin tek olumlu özelliği de bu. Tabii bir de, her öyküde diziyle bir şekilde bağlantı kurulması sayılabilir.


Şimdi, gelelim öykülerin ayrı yorumlarına... İlk öykü olan Dolu Yağmuru, Justin Richards tarafından yazılmış. Hikâyenin tahmin edilebilirliğini bayağı yüksek buldum. Öyle ki, Doktor'un ne yapacağından kötülerin ve Noel kasabasının buna tepkilerine kadar her şeyi tahmin ettim; evet, her şeyi... Her şeyi tahmin etmeseydim bu öyküden inanılmaz keyif alabilirdim çünkü olay örgüsü, sonraki iki öyküye kıyasla daha başarılı bir biçimde kurgulanmıştı. Ama hikayenin kötüsünü ve emellerini de yaratıcı bulmadığım için öykünün çoğunu sıkılarak okudum.

Kitabın ikinci öyküsü George Mann tarafından yazılan Kurtlu Elma. Hikâyenin son bölümü dışında beni şaşırtan bir şey olmadı. Kötülerin gezegene varış şekli -gökten düşme- aynıydı ve amaçları basitti. Bu hikâyede Doktor'un, yaşı ufak da olsa, bir companionının bulunması ve The Time of the Doctor bölümüne ait açıklayıcı bilgilerin olması öykünün sevdiğim tek kısımlarıydı.

Trenzolare'deki Yabancılar, Paul Finch tarafından yazılmış, kitabın üçüncü öyküsü. Olay örgüsü ilk ikisine kıyasla bir tık daha ilginç olsa da olayların gelişmesi yavaştı. Ayrıca gerek üretilen çözümlerde gerekse yapılan planlarda Doktor'un ağırlığını hissedemedim ben. Fakat bu öyküdeki kötülerin, diğer hikâyedekilere kıyasla daha tanıdık olması beni gülümsetti; 9. Doktor'la Rose'u anımsattı bana.

Son öykü ise Mark Morris'in yazdığı Rüyalar'dı ve bence kitabın en iyisiydi. Bir kere, şu gökten düşmenin kullanılmadığı bir hikâyeydi :D Şaşırtıcılığı yüksek, öykünün kötüsü ise gerçekten de Doktor'a denkti. Doktor'u böylesine yaşlanmış görmek, alışkın olmadığım bir şeydi ve başlarda beni biraz afallattı. Yaşlılığın ve isim karmaşasının neden olduğu kafa karışıklığıyla, Doktor'un etrafındaki küçük çocuklara Amy ve Clara gibi isimlerle hitap etmesi de tatlı ayrıntılardandı. Biraz ürkünç bulduğum bu hikâyeye bayıldım ben!

Öykülere sırasıyla 3.5, 2, 3 ve 5 puan verdim. Normalde buçuklu puanlar vermiyorum ama hikâyelere, özellikle de ilk üçüne, aynı puanları vermek istemedim. Buçukları kullanarak bir nevi beğeni sırası gibi bir şey oluşturmak istedim. Puanlamayı baz alırsam en sevdiğim hikâye Rüyalar, en sevmediğim ise Kurtlu Elma oldu.


Kitabın basımını ve çeviriyi de çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğim ^_^ İthaki'nin kitabı Handles'a ithaf etmesi hoş olmuştu; orijinal kapak kullanmaları ve iç tasarımdaki çizimler de kitabın basımının sevdiğim özelliklerindendi. Çevirinin güzelliği hakkında ise şöyle bir örnek vereyim... Künyenin hemen yanında kitapta bulunan öykülerin adları bulunuyor. İngilizce olarak bu öykülerin baş harfleri LAST yani son kelimesini oluşturarak Doktor'un son direnişine vurgu yapılıyor. Bizde ise öykülerin isimleri DKTR yani Doktor olacak şekilde çevrilmiş. Buna ek olarak öykülerin başlıkları, anlamını çok da bozmadan hikâyeleri yansıtacak biçimde çevrilmiş. Çevirmeni bu işin altından başarıyla kalktığı için kutluyorum.

Trenzolare Öyküleri, olay örgülerini zayıf bulduğum ve birbirine benzeyen birçok ögenin kullanıldığını düşündüğüm hikayelerden oluşan bir kitaptı. Son öykü olmasaydı, kitaba çok daha düşük bir puan verecektim. Fakat son öykünün yaratıcılığı ve aksiyonu ile şaşırtıcılığının yüksek olması, iyi bir kapanış yapmamı sağladı. Kitabı, Doctor Who sevenlere tavsiye ederim :)



"Herkesin farklı bir yanı vardır. Bizi biz yapan da bu zaten."





post signature

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Yorum Cadısı 4 yaşında!


Bugün blogu açalı tam 4 yıl oluyor, birlikte 4 koca seneyi devirmişiz... Blogu ilk açtığım zamanları hatırlıyorum da; kodun k'sinden anlamayan ama öğrenmeye hevesli, kitaplar hakkındaki düşüncelerini kendisi gibi kitap tutkunlarıyla paylaşmak isteyen bir ben vardı 4 yıl önce... Bu 4 yılda Yorum Cadısı gibi ben de değiştim, geliştim ve büyüdüm. İyi ki blogumla birlikte büyümüşüm, iyi ki kendimden bir parçadan oluşturduğum Yorum Cadısı'nı açmışım!

Bunca zaman beni ve blogumu destekleyen kardeşime, arkadaşlarıma ama en çok da düşüncelerini yorumlarıyla paylaşan takipçilerime teşekkür ediyorum. Birlikte daha nice güzel senelere ^_^

post signature

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...